16
Yorum
30
Beğeni
5,0
Puan
486
Okunma

2024’ün ağır, is kokan sabahlarından biriydi. Gazze’de güneş, sanki utandığından bulutların arkasına saklanmış gibi solgun doğuyordu. On yaşındaki Ömer, yıkılmış evlerinin enkazı arasında, dünyanın en değerli hazinesini bulmuş gibi bir parça naylon poşet ve birkaç çıta parçasını sıkıca tutuyordu. Ömer’in bir hayali vardı: Bir uçurtma yapmak. Ama bu sıradan bir uçurtma olmayacaktı.
"Neden gökyüzünü izliyorsun evladım?" diye sordu dedesi, titreyen elleriyle bir köşede tespih çekerken.
Ömer, gökyüzündeki gri dumanlara, vızıldayarak geçen insansız araçlara baktı. "Dede," dedi, "Yukarıdakiler aşağıya hep ölüm atıyorlar. Belki de bizi sadece bu gri renkle tanıyorlar. Eğer ben gökyüzüne rengârenk bir uçurtma gönderirsem, orada bir yerlerde bizim de yaşadığımızı, bizim de çocuk olduğumuzu hatırlarlar, değil mi?"
Ömer uçurtmasını yaptı. Üzerine evde bulabildiği tek renkli şeyle, annesinin eski kırmızı eşarbından kestiği bir parçayı bağladı. Uçurtmanın kuyruğuna ise babasının hiç bitiremediği o son mektubun boş sayfasını ekledi. Sayfada sadece şu yazıyordu: "Biz buradayız."
Ertesi gün rüzgâr sertleştiğinde, Ömer enkaz yığınlarının en tepesine çıktı. Tozlu ayaklarıyla dengesini koruyarak uçurtmasını rüzgâra bıraktı. O an mucizevi bir şey oldu; gri gökyüzünde kırmızı bir leke belirdi. Bir uçurtma; o devasa çelik kuşların, ölüm kusan dronların arasında bir gelincik gibi süzülmeye başladı. Haftalardır sığınaklarda bekleyen gözler, ilk kez yukarıya bakarken korkmadı. O kırmızı uçurtma dalgalandıkça, çocukların kalbindeki taş kesilmiş korku yerini cılız bir umuda bıraktı.
O akşam bir roket sesiyle sarsıldı mahalle. Ömer’in uçurtması, vurulan bir binadan yükselen alevlerin arasında yanarak yere düştü. Ertesi sabah uçurtmanın düştüğü yerde Ömer yoktu. Sadece yanmış bir naylon parçası ve o mektubun rüzgârda savrulan külü kalmıştı. Ancak o günden sonra bir şey değişti: Gazze’nin dört bir yanındaki enkazların üzerinden, her sabah yeni uçurtmalar yükselmeye başladı. Çünkü biliyorlardı; uçurtmalar vurulsa da, gökyüzüne bakma cesareti asla ölmezdi.
Bundan tam on dört yıl önce, 2012’de bir fotoğraf görmüştüm. Yüreğimdeki ateşi gözyaşlarımla söndürememiş, “Ey İnsanlar!” diye haykırmıştım boşluğa. O günlerde bir kız çocuğu, yetimhane bahçesine tebeşirle bir anne figürü çizmiş ve ayakkabılarını çıkarıp o taş soğuk resmin kucağına kıvrılmıştı. Şefkate, ana kucağının o sonsuz güvenine öyle muhtaçtı ki; tebeşirden bile olsa annesine hürmetinden ayakkabılarını dışarıda bırakmıştı.
O yıl "Gelincik Tarlası" isimli bir deneme yazmıştım. Zaman her şeyin ilacıdır diyenlere sakın ola inanmayın; Gazze için zaman, sadece acının sıradanlaştığı ve sessizliğin kurumsallaştığı bir kronometre oldu. 2012 yılında bir çocuğun tebeşirle çizdiği anne figürüne duyduğu o saf hürmetten, 2026’nın "organize kötülük" çağına uzanan bir yüzleşme bu. On dört yıllık bir sızıyı bugünün aynasına tutuyorum ve hepimize sarsıcı o soruyu yeniden soruyorum: İnsanlığımız bu enkazın neresinde kaldı?
Şimdi yıl 2026... Takvimler değişti ama Gazze’nin göğündeki o kara bulutlar bir türlü dağılmadı. On dört yıl önce "Çocukları küçük kurşunlarla öldürürler değil mi anne?" diye soran o masumiyet, bugün artık devasa bombaların, yapay zekâlı insansız teknolojilerin ve dünyanın derinleşen vurdumduymazlığının kucağında can çekişiyor.
Burada karşı karşıya olduğumuz şey, sadece bir savaşın talihsiz sonuçları değil; milim milim hesaplanmış bir "organize kötülük" düzeneğidir. 2012’den bu yana geçen zamanda bu kötülük, sadece silahlarla değil; hukuku çiğneyen yerleşim birimleriyle, gıdayı ve suyu birer silaha dönüştüren kuşatma stratejileriyle kurumsallaştı. O gün tebeşirle anne çizen o küçük kız, eğer yaşıyorsa bugün bir yetişkin; ama muhtemelen kucağında kendi evladının cenazesiyle, İsrail ve A.B.D.’nin "savunma hakkı" adı altında meşrulaştırdığı bir enkazın başında bekliyor.
Biz sadece insanlığımızı kaybetmedik; biz insanlığın sessizce ölmesine, bu organize zulmün her gün yeni bir versiyonuyla önümüze servis edilmesine "alışma felaketine" uğradık. İnternet üzerinden vatanperverlik taslayan o sahtelik, yerini artık soykırımı canlı yayında izleyip de parmağını bile kıpırdatmayan bir "küresel seyirci" toplumuna bıraktı. Bu, siyasetin en kirli hali; kötülüğün bürokratikleşmiş, uluslararası anlaşmaların arkasına saklanmış halidir.
Bir zamanlar "Gelincik Tarlasında" el ele koşması gereken çocuklar, bugün o gelinciklerin kırmızısını çiçeklerde değil, sokaklardaki masum kanında görüyorlar. Ey sağcılar, ey solcular, ey inananlar ve ey vicdan sahipleri! 2012’de sorduğum soru 2026’nın yankısıyla geri dönüyor: NEREDESİNİZ?
Tebeşirle çizilen anne resmine basmaya kıyamayan o çocuğun nezaketi, bugün dünyayı yönetenlerin hırsları ve "stratejik ortaklık" kılıfına uydurulan zulümler altında ezildi. Ben hala o çocuğun önünde diz çökmüş ağlıyorum. Ben hala, ayakkabılarını çıkarıp bir hayale sığınan o masumiyetin karşısında, bu organize kötülüğe engel olamayan insanlıktan utanıyorum.
Zaman geçti, acı değişmedi; aksine daha teknolojik, daha "yasal" ve daha soğukkanlı hale geldi. Kazandığınız her ne varsa, o küçük kızın tebeşirden annesinin kucağındaki sükûneti kadar bile değerli değil. Lanet olsun bu kötülüğe…
Sahi, siz hala iyi misiniz? Çünkü 2026’da bile dünya hala Gazze’nin çığlığını duyamayacak kadar sağır, o tebeşir tozunun masumiyetini ve o masumiyeti yok eden organize karanlığı anlayamayacak kadar kör... Yazdıklarımızın yankı bulması ve o "tebeşir tozunun masumiyetinin" bir gün galip gelmesi dileğiyle...
Aşk ile eyvallah...
Derya Deniz DİNÇ
5.0
100% (18)