0
Yorum
8
Beğeni
0,0
Puan
108
Okunma
Hiçbir zaman parti insanı olmadım!
Kalabalıkların içinde eriyip gitmeyi, yüksek sesle kendini susturmayı beceremedim. İnsanların yan yana gelip birbirini duyamadığı o ortamlar bana hep tuhaf geldi. Sanki herkes oradaydı ama kimse gerçekten yoktu.
Buna rağmen eğlenceyle arama bir düşmanlık koymadım. Sadece önüme sunulan her şeye sorgusuzca “eğlence” demeyi reddettim. Çünkü günümüzde eğlence, çoğu zaman düşünmemek için tasarlanmış bir kaçış biçimi. Hissetmemek, durmamak, boşlukla karşılaşmamak için.
Bu kaçışın en gürültülü aracı ise “müzik” adı altında dayatılan ses yığınları. Ritmi var ama ruhu yok. Sesi var ama sözü yok. İnsanlara ne hissetmeleri gerektiğini bağırarak söyleyen; ama onlara ne hissettiklerini sormayan bir şey bu. Gürültü, müzik kisvesi altında pazarlanıyor ve buna itiraz edenler “eğlenmeyi bilmemekle” suçlanıyor.
Oysa müzik, insanlık tarihi boyunca bir temas biçimiydi. Duyguyla, hikâyeyle, hafızayla kurulan bir bağdı. Bugünse çoğu zaman iç sesi bastırmak için kullanılan bir perdeye dönüştü. Gürültü bastırır; düşünceyi boğar, duyguyu düzleştirir, insanı kendine yabancılaştırır. Ve ironik olan şu ki, buna hâlâ “keyif” deniyor.
Toplum, gürültüyü yalnızca eğlence olarak değil, aynı zamanda sosyalleşmenin zorunlu yolu olarak da sunuyor. Kalabalık bir mekânda bulunmak, yüksek sesin içine karışmak, bir etkinlikten diğerine savrulmak… Bunlar sosyalleşmenin tek geçerli biçimiymiş gibi pazarlanıyor. Bu döngünün dışında kalanlarsa kolayca etiketleniyor: asosyal, içe kapanık, uyumsuz.
Oysa sosyalleşme, sayıyla değil temasla ilgilidir.
İnsan bir parkta kahvesini yudumlarken de sosyalleşebilir.
Bir bankta kitap okurken, bir cümleyle bağ kurarken de.
Bir köpeğin ya da kedinin başını okşarken, canlılıkla temas ederken de.
Bir filmi izlerken, bir hikâyeyi paylaşırken hatta bazen sadece tanık olurken bile.
Ama bunlar gösterişli değildir. Paylaşılacak kalabalık fotoğraflar üretmez. Gürültüsü yoktur. Bu yüzden değersiz sayılır.
Bir de toplumun normalleştirdiği başka bir sahte sosyalleşme biçimi var: İnsanların kendileriyle hiçbir bağı olmayan aktivitelere, sırf “ortam yapmak” adına katılması. Ruhunun ritmiyle hiç örtüşmeyen müzik ve dans gruplarına girilmesi. İçinden gelmeyen hareketlerin, ait olunmayan kültürlerin taklit edilmesi.
Bunun adı çoğu zaman sosyalleşme olur.
Oysa çoğu durumda bu, yalnız kalmamak için kendinden vazgeçmektir.
Daha da rahatsız edici olanıysa şu: Bu tür ortamlara katılımın büyük bir kısmı, samimi bir bağ kurma arzusundan değil; kadın ya da erkek tavlama motivasyonundan beslenir. İnsanlar tanışmak değil, tüketmek ister. Karşısındakiyle temas etmek değil, onu bir ihtiyaca indirgemek ister. Ve bu hâl, toplum tarafından sessizce onaylanır.
Buna sosyalleşme denir.
Ama bu, insanı çoğaltmaz; tüketir.
Kalabalık artar ama bağ kurulmaz.
Ses yükselir ama anlam azalır.
İnsanlar yan yanadır ama kimse gerçekten temas etmez.
Ben bu eğlence ve sosyalleşme anlayışına hiçbir zaman ait olamadım. Çünkü ben unutmak için değil, hatırlamak için eğlenmek istedim. Kendimi kaybetmek değil, kendime yaklaşmak istedim. Gürültünün içinde değil, ahengin içinde var olmak istedim.
Anlamlı eğlence benim için hep daha sade yerlerde yaşadı.
İyi bir sohbetin içinde,
Bir şarkının sözlerinde durup kalmakta,
Bir yürüyüşte zihnin ağır ağır açılmasında…
Gülmek vardı ama savruk değildi.
Keyif vardı ama boş değildi.
Sessizlik bile bazen en sahici müzikti.
Kalabalıklar bana çoğu zaman şunu fısıldadı:
Burada çok ses var ama çok az insan var.
Belki bu yüzden erken ayrıldım çoğundan. Belki bu yüzden “parti insanı” olamadım.
Ama şunu biliyorum:
Herkes gürültüyle mutlu olamaz.
Herkes rol yaparak sosyalleşemez.
Bazıları sesin değil, ahengin peşindedir.
Bazıları kalabalıkta değil, anlamda çoğalır.
Ve bazı insanlar eğlenceyi;
Daha çok bağırmakta değil,
Daha derin duymakta bulur.
Ben o insanlardanım.
Kendini anlamayı ve tanımayı, en sahici sosyalleşme biçimi sayanlardan.
Çünkü insan, bir zaman kendiyle sosyalleşmemişse kimseyle gerçekten sosyalleşemez.
Kendi sesini duymayan, başkasını da duyamaz.
Kendiyle temas kuramayan, kalabalıkta yalnız kalır.
İnsan kendinden kaçtıkça kalabalığa sığınır.
Ama kalabalık, eksik olanı tamamlamaz; sadece üstünü örter.
Ve sonunda geriye şu kalır:
Gerçek bir bağ değil,
gerçek bir temas değil…
Sadece gürültü.
Oysa ki kendini tanımayan insan sosyalleşmez aslında;
gürültü girdabında sadece çuvallar.