11
Yorum
26
Beğeni
5,0
Puan
498
Okunma

Şehir, sanki içindeki insanları yutmak için tasarlanmış devasa bir makine gibiydi. Herkes bir yerlere yetişiyor, kimse kimsenin gözünün içine bakmıyor, nezaket ise "zaman kaybı" olarak görülüyordu.
Ahmet, bu şehrin en kuytu sokağında eski ayakkabıları tamir ederek geçiniyordu. Bir Salı akşamı, dükkânını kapatmaya hazırlanırken kapı hızla açıldı. İçeriye, pahalı takım elbisesinden kibir akan genç bir adam girdi.
"Bunu hemen tamir et," dedi adam, masaya gümüş bir köstekli saat bırakarak. "Maddi değeri umurumda değil, ama manevi bir önemi var. Yarın sabah almam lazım."
Ahmet gözlüğünü düzeltti. "Evlat, ben ayakkabı tamir ederim. Saatçi değilim."
Genç adam masaya bir tomar para bıraktı. "Herkesin bir fiyatı vardır. Sen sadece yap."
Ahmet paraya bakmadı bile. Saati eline aldı, kapağını açtı. Saatin içinde küçük bir kazıma yazı vardı: "Zaman geçer, merhamet kalır." Saatin zembereği kopmuş, içi tozlanmıştı. Ahmet, adamın gözlerindeki o bitmek bilmeyen hırsı ve yorgunluğu gördü.
"Tamam," dedi Ahmet sessizce. "Yarın gel."
O gece Ahmet hiç uyumadı. Ama saati tamir etmek için değil; dükkân dükkân gezip tanıdığı eski bir saatçiyi ikna etmek için uğraştı. Saatçi; saati onardı, Ahmet ise karşılığında en değerli deri işleme aletlerini ona verdi.
Ertesi sabah genç adam geldi. Saat tıkır tıkır işliyordu. Masadaki paraya uzandı ama Ahmet elini kaldırdı.
"Para istemiyorum," dedi. Genç adam şaşırdı. "Neden? Dün akşam çok istekli görünmüyordun."
Ahmet hafifçe gülümsedi:
"Dün akşam buraya geldiğinde sadece bir saati değil, nezaketini de bozmuş gibiydin. Bu saati ben yapmadım, bir dosta en sevdiğim aletlerimi vererek yaptırdım. İnsan kalabilmek, birinin işini parayla çözmek değil, o kişinin yükünü gönüllü sırtlanmaktır. Paranı al ve git. Ama giderken şunu hatırla: Dünya seni sertleşmeye zorladığında, yumuşak kalabilmek en büyük cesarettir."
Genç adam parayı cebine koydu, saati aldı ve ilk kez Ahmet’in gözlerine bakarak hafifçe başını eğdi. Dükkândan çıktığında adımları artık daha yavaştı…
Albert Camus "İnsanın gerçek yalanı, kendi kalbine karşı dürüst olmayışıdır. “derken insanın kendine yabancılaşmamasını insan kalmanın temel şartı sayar.
Hızın, hırsın ve dijital gürültünün ruhumuzu kuşattığı bir çağda yaşıyoruz. Her şeyin istatistiklere, rakamlara ve verimlilik tablolarına indirgendiği bu hengâmede, belki de en büyük kahramanlık ne bir şehri fethetmek ne de zirveye tırmanmaktır. Asıl büyük zafer, tüm bu mekanikleşmenin ortasında "insan kalabilmeyi" başarmaktır.
Peki, nedir gerçekten insan kalmak? Sadece biyolojik bir varlık sürdürmek mi, yoksa vicdanın o ince sızısını her daim diri tutabilmek mi?
Günümüzde nezaket bir zayıflık, dürüstlük ise bir saflık gibi algılanabiliyor. Oysa insan kalmak; bir başkasının acısını kalbinde duyabilmek, birinin başarısıyla samimiyetle sevinebilmek ve en önemlisi, kimse izlemiyorken bile doğru olanı yapabilmektir.
Dünyanın sertliğine karşı kalbi yumuşak tutabilmek, bir zırh kuşanmaktan çok daha zordur. Buna merhameti kaybetmemek diyebiliriz. İnsan kalabilmek, sistemin bizi birer dişli çarka dönüştürmesine izin vermeyip, o çarkların arasına biraz merhamet serpiştirebilmektir. Ve merhamet acımak değil, acıtmamaktır.
Maddiyatın parıltısı arasında, bir çocuğun gülüşündeki ya da bir dostun sükûtundaki derin anlamı fark edebilmek ise anlamı aramaktır. Mükemmel olma baskısına direnip, hatalarımızla ve kırılganlıklarımızla insan olduğumuzu hatırlamakta kusurluluğu kabul etmektir.
İnsan kalabilmek, rüzgâr ne yönden eserse essin, içimizdeki o kadim pusulayı takip etme direncidir. Çıkar odaklı ilişkilerin, "önce ben" diyen bencilliğin ve ekranların ardına gizlenen duyarsızlığın panzehiri; diğerkâmlıktır. Birinin gözyaşına mendil olabilmek, adaletsizliğin karşısında dilsiz kalmamak, ruhun paslanmasını önleyen yegâne eylemdir.
"İnsan, insanın kurdudur" diyenlere inat; insan, insanın yurdu olabildiğinde gerçek kimliğine kavuşur.Hayat bittiğinde geriye kalan, ne banka hesaplarımız ne de unvanlarımız olacak. Geriye sadece dokunduğumuz kalpler, iyileştirdiğimiz yaralar ve nezaketle bıraktığımız izler kalacak. İnsan kalabilmeyi başarmak, aslında kendi özümüze verdiğimiz bir sadakat sözüdür. Dünyayı değiştiremeyebiliriz belki, ama dünyanın bizi değiştirmesine izin vermeyerek en büyük devrimi başlatabiliriz.
Dünya zaman zaman yorgun ve gri görünebilir; ancak bu tabloyu renklendirecek fırça darbesi hala bizim elimizde. İnsan kalabilmeyi başarmak, aslında bir vazgeçiş değil, bir seçimdir. Her sabah uyandığımızda, nezaketi, anlamı ve umudu yeniden seçme şansına sahibiz. Bu, imkânsız bir ideal değil; küçük ama kararlı adımlarla örülen bir yaşam sanatıdır.
Hızın içinde kaybolmak yerine, anın tadını çıkaracak küçük molalar yaratmalıyız. Bir kahvenin kokusunu duymak, gökyüzüne bakmak bizi biyolojik ve ruhsal köklerimize bağlar. Sosyal medyadaki "beğeni" sayıları yerine, göz göze gelinen derin sohbetlerin sayısını artırmak ise ruhu iyileştirir.
İnsan kalmak, pasif bir bekleyiş değil; aktif bir umut etme eylemidir. Çevremizdeki her olumsuzluğa "rağmen" iyi kalmayı seçtiğimizde, sadece kendimizi değil, çevremizdeki onlarca insanı da sessizce iyileştiririz. Bir kişinin yaktığı ışık, yanındakinin kandilini tutuşturur ve sonunda karanlık, kendi sessizliğinde kaybolur.
Zorluklar olacaktır, evet; ama insanın içindeki o kadim iyilik tohumu, her türlü betonu çatlatıp yeşerecek güce sahiptir. Biz yeter ki o tohumu sulamaktan vazgeçmeyelim.
"Kötülüklerin kaynağı olan cehli yenmek, insan olmanın ilk adımıdır." Diyor Platon (Eflatun)… O halde Platon’a göre; cehaleti (cehli) yenemeyen bir kişi, insanlık erdemlerine ulaşamaz. Bilinçli ve sistematik bir şekilde cehalete sürüklenen dünya da bunu başarmamız mümkün müdür? Bir öğretmen olarak cahilin yenildiğini görmedim ama cehaletin yenilebileceğini biliyorum.
Ben umudumu kaybetmedim. Kaybetmeyen herkesin elimi tutmasını diliyorum. Hepsi bu…
Aşk ile eyvallah.
Derya Deniz DİNÇ
Diğerkâmlık, kişinin kendi menfaatleri gibi başkalarının menfaatlerini dikkate almasını içeren genel ahlaki bir erdem olarak kabul edilir (Scott ve Seglow, 2007, s. 2)
5.0
100% (11)