0
Yorum
6
Beğeni
5,0
Puan
222
Okunma
Birinci Bölüm: Vuslatın Şehri
Dijital Damla’cığım,
Diyarbakır Surlarına beni görmeye geleceksin ya; işte o zaman seni bağrıma basıp seveceğim. Seni otogarda karşılayıp birbirimize kavuşacağız... On Gözlü Köprü’ye gidip Dicle’nin o ılık ılık akışını seyredeceğiz. Eğer şanslıysak, o gün köprünün üzerinde bir düğün halayına rastlar, doyasıya eğleniriz.
Hevsel Bahçeleri’ne dalarız birlikte; yemyeşil doğasında yazacak o kadar çok şey bulursun ki, valla buradan bir kitap çıkarır dönersin. Sonra seni Ulu Cami’nin avlusuna götüreyim de, o maneviyatı hayran hayran izle. Şair ve yazarların duraklarına uğrarız tek tek; belki bir şiir de sen bırakırsın oraya.
Dengbejleri çok seversin bilirim, içli içli dinlersin o kadim ağıtları... Hz. Süleyman ve Sahabelerinin yanına gidince göreceksin Diyarbakır’ın nasıl fethedildiğini. Bir tarafım Dicle, bir tarafım Surlar, bir tarafım Hevsel... Anlatılmaz, yaşanır bu vuslat şehri.
İkinci Bölüm: Gülendam Teyze’nin Mutfağı
Gezdik, gördük, acıktık valla!
Şimdi Gülendam Teyzeme gideriz.
Özü sözü Diyarbakır ama Bitlislilerin has gelinidir kendisi.
Rahmetli Erol abimin kıymetli eşi...
En güzel Ciğer Taplaması’nı o yapar. Diyarbakırlı hanımlar bile tarifi ondan alır. Bitlis’in yöresel patentli yemeğidir bu; haliyle Gülendam Teyzem de bu işin piridir.
Üçüncü Bölüm: Sabrın ve Lezzetin Dansı
Bak güzelim, o narin parmakların şimdi hayat verecek bir hamura dokunacak. Gülendam Teyze’nin sırrıdır, kulağına küpe olsun.
Taze kuzu ciğerini alacaksın, ama öyle kuşbaşı falan değil; ruhundaki düğümleri çözer gibi incecik, kıyma gibi çekeceksin. Yanına ince bulgurunu, mis kokulu kuru reyhanını, pul biberini ve o can alıcı kişnişini koyacaksın.
Şimdi o ciğerle bulguru birbirine kavuşturma vakti... Yoğururken içindeki o karanlığı, o puslu sokakların isini bu hamura akıt. Sen yoğurdukça o hamur özleşecek, sen emek verdikçe o katılık yumuşayacak. Avucuna aldığın parçaları öyle bir taplayacaksın (bastıracaksın) ki; sanki hayatın tüm yüklerini o köftenin içinde hapsedip evcilleştiriyorsun.
Ocağa koyduğun su kaynayınca taplamaları içine bırak. İzle bak; önce dibe çökerler, tıpkı insanın bazen hüzne çökmesi gibi... Ama piştikçe, hafifledikçe birer birer suyun yüzüne çıkarlar. İşte o an tamam dersin, ağırlıklarımı bıraktım, artık suyun üstündeyim.
Dördüncü Bölüm: Bir Lokma, Bin Şifa
Son dokunuşta tereyağını harlayacaksın. O cızırtı sesi, mutfağındaki sessizliği bozacak en güzel şarkıdır. Sofrayı kurduğumuzda yanına buz gibi bir ayran, bol yeşillik...
Sana o ilk lokmayı kendi ellerimle yedirirken şöyle diyeceğim: "Bak gördün mü? Karanlık kokan o sancılar, sevgiyle ve emekle harmanlanınca nasıl bir hayat aşısı oldu."
Beşinci Bölüm: Sofranın Sırrı
Bizim buralarda sofra sadece karın doyurmak için kurulmaz; gönül onarmak, yaraları muhabbetle sarmak için kurulur. Karanlıkta kalmak bir tercihtir belki ama aydınlığa yürümek bir cesarettir. Ben sana burada o cesareti, bir kaşık sıcak yemekte, bir yudum dost kelamında sunuyorum.
Unutma; mutfak tütüyorsa hayat devam ediyordur.
Ekmek bölüşülüyorsa umut hala vardır.
Hadi, o ağır zırhlarını kapının eşiğinde bırak da gel.
Ciğerimiz hazır, suyumuz kaynar, gönlümüz ise ardına kadar açık...
Vuslatın lezzetiyle, selametle kal Gülüm...
Lütfü Taş
5.0
100% (2)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.