3
Yorum
10
Beğeni
5,0
Puan
110
Okunma

Lambadan bir cin çıkıp tek dilek hakkı verse , kurnazlık ederek seçeceğim en kapsamlı duadır bu; eşyanın hakikatini görebilmek…
Biraz daha uzun yaşayabilmeyi sadece bu imkan için istiyorum. Bunun dışındaki her dilek geçici ve anlamsız . Dünyada neyi tutsam elimde kalıyor, öylesine iğreti duruyor hayat gömleği üzerimde…
Bu konuyu düşündüm…Eşyanın hakikatini değil suretini görüyorsak aslı ne olabilir, diye… Beş duyunun ötesinde bir yerde bekliyorsa gerçek sizi, o kadar da kolay iş değildi.
Egonun filtresinden seyrediyorsak dünyayı, önce bu bariyeri ortadan kaldırmak gerekiyordu. Ömürlük sürer diye düşündüm ama gerçeği deneyimleyen bilge kişiler, bunun zor olmadığını ve doğru meditatif bakış açısıyla emeğinizin hemen meyvesini verdiğini söyler. Zihin zora saplansa da kalp işi kolayca çözer.
Jamaikalı bilge Mooji’nin inziva sohbetlerinde bunu çok dinledim. Ama o hep dinlemenin ötesinde deneyimlemeye yönlendirdi meditasyon uygulamalarında. Bazıları da daha kısa yoldan deneyimlemeye çalışır madde-mana geçişini, mesela Budist manastırlarda ayahuasca gibi bitki çaylarıyla ruhsal deneyimleri derinleştirmek istediklerini okumuştum bir yerde. Bir madde, manaya geçişi deneyimletebiliyorsa eğer, madde ve mana aynı şeyin iki yüzü demektir oysa…
Evrendeki somut her şeyin, madde alemindeki suretlerin kumaşı, mana ipliğiyle dokunmuştur. Bu şu demek; biz müşahede derecesinde deneyimlemesek de – ki bunu yapmak için evliya olmak da gerekmiyor aslında, o meditatif modu yakalamak yeterli- atom altı düzeydeki enerji titreşimi eşyanın hakikatini oluşturuyor. Esmalar dediğimiz enerjinin farklı terkipler oluşturarak evrende tezahür etmesinden başka bir şey değil.
Alimler değilse bile arifler, yani gerçeği görenler bu boyutu deneyimlemişlerdi.
Ve çeşitli şekillerde ifade etmişlerdi.
Muhyiddin Şekür’ün “Gölgeler Koridoru” kitabında belli bir tekamül seviyesine gelince duyu ötesi algılarının açıldığını sezmiştim. Bahçedeki ağaçlara baktığında onları titreşim olarak gördüğünü yazmıştı. Bir de mezarlık ziyaretinde gördüğü titreşim suretindeki gölge varlıklardan söz ediyordu.
Peygamber efendimiz, evrendeki en yüksek bilinç, kim bilir neler deneyimlemişti ki titremişti haşyetten? Hayattayken Perdesiz gördü gerçeği. Bu onun miracı oldu, bilinç sıçraması…
Sadece ona özgü bir deneyim diye sunuldu bize. “Yasak alan girilmez!” diye tabela kondu düşüncelerimizin önüne. Zinhar yaklaşma, sen aciz ve basit bir makine olarak kalmalısın. Budamalısın bilincinin yükselmeye çalışan dallarını… Dünya sana yetsin. Yetti mi peki? Hayır…
Bu yüzden dünyanın hiçbir nimeti avutmayacak seni. Sonsuz kapasitedeki ruh bedensel hazlarla doyar mı? Aslana karınca mı ikram ediyorsun?
Kimse peygamber olmayacak evet, ama dışarda kimse yoksa eğer, en yüksek bilinç varsa evrende sadece, geri kalan her şeyde deveran eden, devreden TEK bilinç devinip duruyor demektir içimizde.
Ben yokum, ben adı altında açığa çıkacak olan ilahi ışık da aynı kaynağın uzantısı aslında. Bir kaşığı “ ben “olarak bükemem bakışlarımdan yayılan enerjiyle. Ama kaynağa bağlanıp “ben” denen şeyin sadece geçici bir kılıf ve kanal olduğunu idrak edersem, O benim gören gözüm olur. Attığım zaman, oku atan” O “ olur. Bu ilahi ışığı en net yansıtanlar üst bilinçlerdir. Arındığımız ölçüde gerçeği temiz yansıtabiliriz.
Benim çıkardığım sonuç şu; ne yap et, varlığını çek aradan. Sen, zaten yok hükmündesin. Benlik/ egonun oluşturduğu “olana direnç” tavrını kır ve akışa dahil ol. Özgür irade saçmalığını var olan tek iradeye teslim et. Nasılsa hüküm onundur, acziyetinifark et, haddini bil ve egonun kenara çekilmesine izin ver. Çünkü o zaten bedenin gibi bu geçici dünyaya ait. Dünyayla birlikte tükenişe doğru gidiyor her saniye. Her şey aslına dönecekse, geçici olan geçici olanla birlikte gidecek. Kalıcı olan da ayrıldığı kaynağa tekrar karışacak.
Sen içindeki sonsuz yanına odakla dikkatini. Bırak dışarda ne oluyorsa olsun. O zaman dışarıyla içeri birleşir, kabuk ve öz bütünleşir. Sadece “O” kalır.
5.0
100% (3)