13
Yorum
28
Beğeni
5,0
Puan
436
Okunma

10. sınıf öğrencisi Ahmet, okul çıkışı kararlı bir halde İlçe Karakoluna doğru gitti. Danışmadaki polise annesi ve evdeki adamdan şikâyetçi olduğunu söyledi. Çocuk polisine yönlendirildi. Olanları tek tek anlattı. Annesi bir adamla yaşıyordu. Babası ise geçirdiği iş kazası sonucu felç olmuş 4 yıldır yatıyordu. 4 kardeştiler. Kendisinden 3 yaş küçük erkek kardeşi, 5 yaş küçük kız kardeşi ve 2 yaşındaki en küçük kız kardeşi vardı. Adam erkek kardeşini ve kendisini sürekli dövüyordu. Hatta dün gece bile dövmüştü. Annesi de dayak yiyordu ama çocukları dövülürken hep sessiz kalıyordu. Polise söylediği son cümle şuydu:
- Ben büyük olduğum için katlanıyorum. Ama kardeşlerim çok küçük. Babam hareket edemiyor ama her şeyi görüyor, duyuyor. Tek isteğim kardeşlerimi kurtarmanız. Bir de benim geldiğimi söylemeyin. Eğer şikâyet ettiğimi bilirlerse o adam beni dayaktan öldürür.
Çocuk polisleri ile senelerce çalıştığım için pedagojik olarak yetkin kişilerden seçildiklerini biliyorum. Polis çocuğa şöyle diyor:
-Sen hiç merak etme. Burada bizi bekle. Ne sana ne kardeşlerine kimse dokunamaz.
Yaklaşık 40 dakika sonra sosyal hizmetlerden gelen ekip ile birlikte Ahmet’i de yanlarına alarak ve gidiyorlar. Anne ve adam olanları kesin bir dille inkâr ederek çocuğun ergen çağında olduğunu, yalan söylediğini söylüyorlar. Polis adam soruyor:
-Siz kimsiniz, bu evde hangi sıfatla yaşıyorsunuz?
Adamın cevabı net:
-Ramazan benim arkadaşım. Eşine ve çocuklarına acıdığım için Allah rızası için yardımcı oluyorum.
Sosyal Hizmetlerden gelen ekip 4 çocuğu da o akşam koruma altına alıyor. Adam ve kadın gözaltına alınıyor. Yapılan araştırma da adamın 8 tane sabıkası olduğu öğreniliyor. 2 gün sonra mahkemeye çıkarılıyorlar ve anne de adam da denetimli serbestlik ile salıveriliyor. Mahkeme devam edecekti elbette.
Sabah; belirli gün ve haftalar ile ilgili görevli kulüp program hazırlamış onu seyretmek için konferans salonundayım. Kapı açıldı, görevli kulağıma eğildi;
-Müdüre Hanım, sizi acil görmeleri gerekiyormuş, dedi.
Hafif sinirlenerek;
-Görmüyor musun? Program bitsin geleceğim dememle birlikte kapı tamamen açıldı ve kalabalık bir polis ekibi içeri girdi.
Çok öfkelendim. Zira salonda bulunan çocuklar korktular. Ayağa kalktım;
-En önde ki sivil kıyafetli memura sordum:
-Sorun nedir Memur Bey?
- Müdüre Hanım, konu çok önemli acil görüşmeliyiz, dedi.
Dışarısı öyle kalabalıktı ki; odama çıkmak imkânsızdı. Hemen zemin kattaki odaya girdik. İlk konuşan; sonradan Sosyal Hizmet görevlisi olduğunu öğrendiğim hanımdı:
-Hocam, Emine S. ve İbrahim S. öğrencilerinizmiş. Dün gece koruma altına aldık. Şu anda hangi okulda ya da yurtta kaldıklarını size bildiremeyiz. E-okulda durumu göreceksiniz(Böyle durumlarda biz; e-okulda çocuğun alındığını ama gittiği yeri göremezdik). Ağır istismar belirlendi ve raporlandı. Şimdi sizden de konuyla ilgili rapor istiyoruz, dedi.
O anda hissettiklerimi anlatacak kadar kalemim kuvvetli değil, ancak dünya yıkılmış ben altında kalmıştım. Ağır istismar… Şiddet… Koruma altına alınmak…
Bizim okulun Çocuk Polisi söze atladı;
- Hocam sizinle ilgili sorun var. Sizi koruma altına almamız gerek. Bu çocukların annelerinin sevgilisi olayı sizin başlattığınızı, sizinle hesaplaşacağını söylüyor.
Birden aydınlanma yaşadım. Bahsi geçen adam beni 3 kez C.İ.M.E.R.’e şikayet etmişti. Defalarca okula gelmiş, her seferinde olay çıkarmıştı. Sınıf öğretmeni artık dayanamadığı için her geldiğinde bana yönlendiriyordu adamı.
Adam sürekli bir baba olarak şikâyet ettiğini, benim kendisine çok kaba davrandığımı söyleyerek üstlerime durumu bildiriyordu. Oysa ben çocukların derslerine dahi girmiyordum, idareciydim. Ancak öğrenciler perişan haldeydiler. Deneme sınavı yapıyorduk örneğin; girmek öğrenci isteğine bağlı, o sınava çocukları aldığımız için de C.İ.M.E.R.’e şikayet etmişti. Anladığım kadarıyla aile; Ahmet’in karakola gittiğini bilmedikleri için durumu benim bildirdiğimi sanarak bana kinlenmişti. Hâlbuki ben eğer durumu bilseydim sonunda ölüm olsa o çocukları koruma altına aldırırdım zaten.
Fakat burada bir sorun vardı. Biz adamı çocukların öz babası sanıyorduk meğer annenin sevgilisiymiş. Bu nasıl olmuştu? Biz nasıl olmuştu da çocukların tüm işlemlerini bu adamla yapmıştık? Emine 5. Sınıfa İbrahim 7, sınıfa gidiyordu. Lisede okuyan Ahmet’te de aynı durum söz konusuydu. Lise de Ahmet’in babası sanıyordu adamı. Çünkü adam; zavallı felçli adamın kimliğini kullanıyordu. Ve çocukların anneleri her seferinde ‘’eşim’’ diye tanıtıyordu.
Ben koruma altına alındım. Sürekli Polis memuru vardı artık. Bu asla alışık olduğum bir durum değildi. Mesele şu ki adama ulaşılamıyordu.
Olayın üstünden 4 gün geçti. Sosyal Hizmet uzmanları bir yazı getirdiler elden. Liseye giden Ahmet bir intihar mektubu bırakarak yurtta kendini 5. Kattan aşağı atmıştı. Mektup aynen şu şekildeydi:
İNTİHAR MEKTUBUMDUR
Ben artık dayanamıyorum. Artık erkek miyim bilmiyorum. İnsan mıyım bilmiyorum. Anne ben seni asla affetmeyeceğim. Sen her şeyi gördün, izledin ama sustun. Gücün o adama yetmezdi biliyorum ama benim gibi polise gidebilirdin. Babam her şeyi duydu gördü ama sen sustun. Anne ben bir tek seni affetmeyeceğim. Sadece karakolda tanıştığım polise güveniyorum. Lütfen kardeşlerimi koru. Yaşayamam artık. Çünkü okuyamam, evlenemem, mutlu olamam. Kokuyorum o adamdan. Anne sen suçlusun hepsinden. Sen biliyordun bize neler yaptığını. Ama sustun. Seni bir daha görmek istemiyorum. Ölümümden annem sorumludur. İbrahim ve Emine’ye polis amca iyi baksın.’’
İnsanların hayatlarında dönüm noktaları olur. Bu dönüm noktaları öyle önem arz eder ki; artık bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır bilirsiniz. Bende de öyle oldu… Kadınların neden eğitimli olmaları gerektiği, neden cahil kadınların yetiştirecekleri çocuklar ile ne dünyaya ne ülkeye ne aileye hayır gelemeyeceğini ders niteliğinde bir olayla tekrar anlıyordum. Adam memleketinde yakalandı ve kadınla birlikte tutuklandı. Ahmet bizlerin katıldığı cenaze merasimi ile defnedildi. En küçük bebeğin babasının o adam olduğu anlaşılarak nüfustan düşürüldü bebek. Ve o bebeğe hiç kimse sahip çıkmıyordu. Yalnızca 2 yaşındaydı. Mahkeme tutanakları yasa gereği bize geliyordu, okudukça tüylerim ürperiyor, insanlığımdan utanıyordum.
Olağanüstü öğretmen kurul toplantısı talep ettim.26 sınıfım vardı, 26 sınıf öğretmenim. Hepsine dedim ki;
-Tek tek evleri ziyaret etmeliyiz. Gidip görmeliyiz gerçekleri. Rapor hazırlayın her öğrenci için.
İtiraz edenler çoğunluktaydı.
-Burası İstanbul hocam, özellikle kadın öğretmenlerimiz tedirgin olurlar. Her eve nasıl girip çıkacağız. Bunun da ayrı sıkıntıları olur.
Haklı oldukları yanlar vardı ama eğer biz Ahmetlerin evini ziyaret etseydik hasta babayı görmeyecek miydik? Olanları sezmez miydik? Yapan öğretmenlerimiz oldu. Yapmayanlarda.
Hepimiz öyle gergindik ki; çözümler gözümüzün önünden geçip gidiyordu ama yakalayamıyorduk.
‘’Zulme karşı susan dilsiz şeytandır’’ Hz. Ali’nin sözü olduğu söylenir.
“İntihar, Latincede ’insanın kendini öldürmesi’ anlamına gelen ’sui’ yani ’ben’ ve ’cedere’ yani öldürmek-kıymak anlamına gelen iki kelimenin birleşmesi sonucu ’suicedere’ kelimesi türemiş ve İngilizceye suicide şeklinde geçmiştir. Arapça nḥr kökünden gelen intiḥār إنتحار "kendini öldürme" sözcüğünden alıntıdır.
Ama ben size Lev Nikolayeviç Tolstoy’un bir sözü ile devam edeyim. Der ki; Bir sorunu çözmek istemeyenler, o sorunu sürekli tarif ederler.
İşte tam burada tarif etmeyi bırakalım. Ne kadar bilgili, ne kadar mükemmel, ne kadar entelektüel olduğumuzu kanıtlamak adına çoğunluğun anlayamayacağı ya da kavrayamayacağı kelimeler yerine gelin düz, dümdüz yazalım.
Ölüm aslında ölen için bir şey değildir. Asıl geride kalanlar için zordur ölüm. Ölen kişiyi sevenler, özleyenler, veda edemeyenler, yas tutamayanlar içindir. İntihar ise bambaşka bir seviye... Her intihardan sonra geride kalanların hayatı bir daha asla eskisi gibi olmaz, olamaz. Çünkü en uzak olan kişi bile olsa; ’acaba şunu yapsaydım, böyle deseydim ya da demeseydim, keşke arasaydım-konuşsaydım diye kendilerini suçlayacak onlarca şey bulacaklar ve bir daha asla vicdanlarına söz geçiremeyecekler. İntihar edenin yakınları yaşamları boyunca travma yaşayacaklar.
Hayatın adil olduğunu söyleyen tek bir insan bulamayız ve kesinlikle doğru bir hükümdür. Kimimiz 15- 0 yenik başlıyoruz hayata, kimimiz 10-0 önde… Yaşadıklarımız, karşılaştıklarımız, yapılanlar, yaptıklarımız, tercihlerimiz hayatın kalitesini belirleyen etkenlerdir. Bu satırları okuyan her kim varsa ve eğer aklınızdan tek bir kez bile intihar düşüncesi geçtiyse size bir tavsiyem var. İntihara karar vermek demek pes etmek demektir. Ben savaşamayacak kadar güçsüzüm demektir. Ben anlayamayacak kadar cahilim demektir. Anlıyorum, hissediyorum; dünya üstünüze doğru geliyor ve altında kalacak gibisiniz değil mi? Size söz veriyorum altında kalmayacaksınız. Nereden mi biliyorum? Kalan olmadı hiç! Oradan biliyorum.
Paranız kalmamış olabilir, birkaç zamandır aç kalmış olabilirsiniz, telefonunuza gelen borçluların telefonları çok sinir bozucu olabilir. Bunlar hayat dediğimiz yolculuğun cilveleri. Çok şiddet, istismar görüyor olabilirsiniz. Lütfen korkmayın derhal kolluk kuvvetlerine gidin. Öğrenciyseniz öğretmeninize, askerseniz komutanınıza, memursanız amirinize, çocuksanız varsa anne babanıza ya da yakınınızdaki ilk büyüğe durumu anlatın. Devasa bir aslan neden sahibinin elindeki kırbaçtan korkar biliyor musunuz? Zira bebekliğinden beri o kırbaçla terbiye edildiği için artık değil kırbacı; terbiyecisini bile yiyecek kadar büyük olduğunu fark edemez, özgüveni zedelenmiştir. Siz özgüveninize sahip çıkın, kimse onu sizden alamaz. Çünkü siz insansınız. Bir yolu, bir çıkış noktası, bir çözümü mutlaka vardır. Sadece siz dikkatli bakmamışsınızdır.
Sizden daha kıymetli, daha özel, daha biricik kimse yok. Yaradılış olarak eşsizsiniz. Her şey yoluna girecek, düzelecek. Ne açım demekten, ne acı çekiyorum demekten korkmayın lütfen. Çünkü bunların hepsi insana dairdir. İnsan acıkır, ,insan parasız kalır, insan acı çeker, insan ailesini seçemediği için kötü ailelere düşebilir, insan hiçbir sebebi yokken de kendini kötü hisseder. Bunların hepsi insan olduğunuz oluyor. Siz insansınız. Bu yaşadıklarınızı bu yüzden yaşıyorsunuz.
Nietzsche der ki "Beni öldürmeyen şey, beni güçlendirir." Mademki hala hayattasınız, çektiğiniz acı zamanla bilgiye ve güce dönüşecek ve adına tecrübe diyeceksiniz. Heybeniz tecrübelerle doldukça bakış açınızda değişecek. Acı çektikçe özgürleşmek tam da budur. Çünkü özgür olmak; çok paranız olması, çok ünlü olmanız, çok güzel- yakışıklı olmanız, çok yetenekli olmanız ile ilgili bir olgu değildir. Özgürlük istemediklerinizi size yaptırtamamaktır. Kıyamet kopuyor sandığınız yerde huzuru, bittim dediğiniz yerde yeniden doğuşu, olmuyor dediğiniz anda oluşu, nefret dediğiniz yerde sevgiyi, intikam dediğiniz duyguda unutmayı göreceksiniz. Nasıl emin mi oluyorum? Hayatın özeti budur, oradan biliyorum!!!
İşte o zaman şimdi sizi mutlu edecek ne varsa onu yapın. Bir bardak çay-kahve, bir şarkı-türkü, bir güneş-yağmur… Her ne ise onu yapın. Size bir sır vereyim mi; Mutluluğa giden bir yol yok. Neden biliyor musunuz? Mutluluğun kendisi yol zaten, o nedenle yürüdüğünüz yolu güzelleştirecek imkânları ve tercihleri belirleyin. En dibe çökmeniz lazımdı zira ayaklarınızın yerden güç alması için dipte olmalıydınız. Şimdi tüm kuvvetinizle yukarıya sıçrayın. Elimizi tutun ne olur; biz uzaktaysak, göremediysek en yakınınızdakinin elini kavrayın ve bırakmayın. Az sonra gün ışığına kavuşacaksınız. Tüm güzellikler, deniz, orman, ev, kurulu sofralar, aşk sizi orada bekliyor olacak.
Kâinatta yaşamaktan daha kıymetli hiçbir şey yok. Çünkü tekrarı da provası da yok. Elmastan bile değerli… Kömür kaplı bir taşı yontarak elmasa çeviren insan kapkara yüreğini de elmasa çevirebilir. Elinizi kalbinize götürün, o gücü kendinizde bulacaksınız. Vazgeçme hakkınızı yalnızca aşka saklayın, aşktan vazgeçmekte özgürsün. Ama yaşamaktan vazgeçmek insan onuruna aykırıdır.
Aslında yaşamak bir sanattır. Oya gibi işleyeceğiniz bir kilim, en güzel tabloyu çizeceğiniz bir resim, notalarını yazacağınız sonsuz senfoni… Sakın bana ben de o yetenek yok demeyin. Var, bal gibi var. Çünkü siz insansınız. İhtiyacın olan tek şey yaşama umudunuzdur, o umuda sıkı sıkı sarılın yalvarıyorum. Size daha önce kimse söyledi mi bilemiyorum, ama ben sizi hiç tanımadığım halde, hiç görmediğim halde, hiçbir şey paylaşmadığım halde çok seviyorum. Çünkü siz insansınız. Aslında hayat bir tiyatroya benzer; yaşam sahneye koyulan oyun insanlar ise figüranlardır. Bu oyunu terk edeceğinize başrol için çok sıkı çalışmalısınız. Başaracaksınız, ha gayret cancağızım.
Aşk ile eyvallah.
Derya Deniz DİNÇ
5.0
100% (12)