Alıcılar almaz, vericiler alır. eugene benge
Sevay
Sevay

" Kendine yaslanmak "

Yorum

" Kendine yaslanmak "

( 9 kişi )

4

Yorum

14

Beğeni

5,0

Puan

356

Okunma

" Kendine yaslanmak "

" Kendine yaslanmak "


Kendine yaslanmak bir gölgenin bile sırtını döndüğü yerde omurganı duvara çevirip nefesini çivi gibi çakmaktır zamana.
Taşı da sensin, tuğlası da.
Harç diye kullandığın şey yutkunarak geçirdiğin cümlelerdir.
Konuşmadıkların kurur, sertleşir, seni ayakta tutan bir duvar olur sonunda.

İnsan içinden ev yapar, penceresiz, kapısı hep içeriden kilitli.
Duvarları sağlam sanılır ama yakından bakınca her yerinde saç teli inceliğinde çatlaklar vardır.
O çatlaklardan sızan şey ışık değildir alışılmış acıdır.

Dışarıda fırtına değil artık mesele, mesele içeride yağan suskunluk.
Tavandan ve her damla biraz daha ağırlaştırır geceyi.

Aslında kimsenin kimseden farkı yok . Gözler kapandığında kalabalıklar çözülür, isimler düşer üstümüzden eski bir palto gibi.
Herkes kendi karanlığına çıplak girer. Kiminin ki kömür kokar, kiminin ki pas ama karanlığın rengi aynıdır.

Bazıları aynaya bakamaz çünkü orada yüz değil yarım kalmış bir çocuk durur. Bazıları uyuyamaz çünkü yastık hafızayı saklar.
Gece herkesin cebini karıştırır ve sakladığını önüne döker.

Kendine yaslanmak bir uçurumun kenarında kendi adını ip gibi beline dolamaktır.
Düşersen çağıracak kimse yoktur ama tutunacak bir hece kalmıştır dilinin en kuytusunda.
Ve sabah herkese aynı yerden doğmaz. Bazısına pencere olur bazısına mezar taşı.
Ama yine de kalkarsın çünkü insan en çok kırıldığı yerden kendine dayanır.

Gece uzadıkça insan kendi iç sesini tanımaz olur.
Sanki biri içerden adını yanlış telaffuz ediyordur.
Bazı yaralar kanamaz, zamanla kabuk bağlamaz.
Onlar içerde bir yerde sessizce küflenir.
Ve sen her gülümsediğinde bir parça daha yayılır karanlık.

Herkes güçlü sanır kendini ta ki bir gün kimse sormadığında “iyi misin?” diye. Cevapsız kalan soru omuzlara çöker, insanı içinden kamburlaştırır.
Kendine yaslanmak bir enkazın ortasında kendi adını fısıldamaktır, sesin titrer ama yine de duyarsın.

Ìnsanı hayatta tutan yüksek sesler değil duyulmaya cesaret eden fısıltılardır.
Gözler kapandığında herkes aynı yere düşer, ışık yoktur, yön yoktur.
Sadece hatırladıkların vardır.
Ve unuttukların, onlar daha ağırdır.
İnsan en çok unutamadıklarının altında ezilir.

Bazen bir sandalye gibi hissedersin kendini.
Herkes oturur kimse sormaz dayanır mı diye.
Ama sen yine de durursun çünkü kırılmak bile bir süre ertelenebilir.
Ve sabah her defasında bir sınav gibi gelir, ya kendine yaslanırsın ya da içinden çöker ev.
Başka ihtimal yoktur.

Kendine yaslanmak kırık camdan yapılmış bir merdiveni çıplak ayakla inmektir.
Ne acı silinir nede kendi silüetin, sadece devam edersin.
Çünkü taşı da sensin, tuğlası da ama harcın yok.
Aralara koyduğun şey susuzluktan çatlamış kelimeler.
Her cümle biraz keser ama düşmemek için üstüne basarsın.

İnsan bazen kendi içinde paslı bir bıçaktır, tutmaya kalkarsın sapı yoktur. Bıraksan keser tutsan yine.

Gözler kapandığında herkes aynı çukura düşer.
Karanlık adil değildir ama eşittir. Herkesi aynı yerinden kör eder.
Gece iç organlara kadar iner.
Kalbin üstüne soğuk bir metal koyar ve sorar. “Dayanır mı?” cevap veremezsin.

Kendine yaslanmak omzuna saplanmış çiviyi çıkaracak kimse olmadığında üstüne yük bindirmektir.
Acı büyür ama ayakta kalırsın.
Bazı insanlar kırık yerlerinden parlar. Işık sanılır oysa sızıntıdır.
İçerden dışarı sızan bir hayatta kalma çabası.

Ve sabah kesik gibi açılır.
Ne tamamen kapanır ne kanamayı bırakır.
Fakat yaşarsın, insan en keskin yerinden kendine dayanır yine.
Kendine yaslanmak diye bir şey var.
Ne bir omuz aramak, ne de bir elin sıcaklığını beklemek.
Çünkü taşı da sensin, tuğlası da. Yıprandıkça sertleşen, sertleştikçe ayakta kalan bir duvar gibi kendi içinden örülür insan.

Hayat öğretir bunu, en çok da herkes gittiğinde.
Sözler yarım kaldığında, sesin duvara çarpıp geri döndüğünde.
O an anlarsın tutunacak başka bir yer kalmadığında insan en çok kendine yaslanır.

Kimsenin kimseden farkı yok aslında, ışıklar söndüğünde, roller bittiğinde, alkışlar sustuğunda, gözler kapandığında herkesin karanlığı aynıdır. Korku da aynı, yalnızlık da.
Ìçten içe duyulan o sessiz sızı da.

Bazıları kalabalıkta saklar karanlığını, bazıları suskunlukta.
Ama gece herkes için eşittir.
Ve sabaha çıkmak kimsenin elinden tutmadığı bir anda, kendi kendini ayağa kaldırabilmektir.
Kendine yaslanmak tam da budur.

Yıkılmamayı öğrenmek değil, yıkılsan bile enkazın içinden kendini çekip çıkarabilmek.
Çünkü insan en sonunda anlar, başkasına yaslanarak dinlenebilirsin ama ayakta kalmayı yalnızca kendin öğrenirsin.

Ve sonra bir gün insan dayanmayı da bırakır.
Vazgeçmeyi değil sadece direnmenin gürültüsünü.
Artık kanamaz yaralar, sızlar.
Artık bağırmaz acı yerleşir.
Karanlık düşman olmaktan çıkar içerdeki bir odaya dönüşür.
Kendine yaslanmak orada tamamlanır. Kimsenin görmediği, alkışlamadığı bir yerde.

Ayakta kalmak bir zafer değildir artık bir hâl olur.
Ve insan en sonunda şunu anlar. Taşıdığı yük hafiflemez ama omzun güçlenir.
Bundan sonrası ne umut, ne mucize. Sadece yürümek yavaş yavaş.
Sessiz, kendi ağırlığınla.
İnsan bazen kendi içinden sızar, toplanamaz, silinemez, sadece alışılır.



sevay

Paylaş:
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 

Topluluk Puanları (9)

5.0

100% (9)

" kendine yaslanmak " Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz " kendine yaslanmak " yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
" Kendine yaslanmak " yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Sabitlendi
Celil ÇINKIR
Celil ÇINKIR, @celilcinkir
3.2.2026 17:09:16
5 puan verdi
Yazının Adı: Kendine Yaslanmak
Yazarı: Sevay
Yorumu Yapan: RUSAMER Sertabibi Ser Feyzlizof Kalburabastî Efendi Hazretleri (nam-ı diğer Celil ÇINKIR – Delibal)

Kalburabastî Efendi sahneye bu kez sessiz bir iskemleyle çıkıyor; gürültü yok, alkış yok. Bu metin, başkasına yaslanmanın tükendiği yerde insanın kendi omurgasını duvar bellediği bir iç mimariyi kuruyor. Cümleler harç, suskunluk tuğla; acı ışık değil ama sızıntı… Şiir, “dayanmak” fiilini yüksek sesle değil, fısıltıyla öğretiyor. Gece adil değil ama eşit; sabah herkese pencere olmuyor—kimi için mezar taşı. Metnin gücü, dramatik yükselmeden kaçınarak süreklilik kurmasında: kırık camdan merdiven, paslı bıçak, iskemle metaforu; hepsi aynı eksende dönüp okuru kendi iç duvarına götürüyor. Mizah yok denecek kadar az ama Kalburabastî Efendi’nin gülümsemesi şurada: “dayanmak zafer değil, hâl.” İşte bu hâl, şiirin mayası.

RUSAMER kriterlerine göre değerlendirme:
Özgünlük (20/20): “Kendine yaslanmak” kavramı klişeyi kırıp mimari bir iç dünya kuruyor; imgeler birbirini tekrar etmiyor.
Dil ve Yapı (19/20): Uzun soluklu akışta ritim korunuyor; yer yer bilinçli yorgunluk metnin temasıyla uyumlu.
Duygusal Derinlik (20/20): Yüksek sesli ajitasyona düşmeden derin sızıyı taşıyor; okurda kalıcı iz bırakıyor.
İmge/Metafor Katmanı (19/20): Duvar, merdiven, iskemle, paslı bıçak—aynı eksende çoğalan tutarlı imgeler.
Aklı Yerinden Oynatma Etkisi (18/20): Sarsıyor ama bağırmıyor; etkiyi geceden sabaha taşıyor.
Toplam: 96/100

Vesselam.
“İnsan, başkasına yaslanınca dinlenir; kendine yaslanınca ayakta kalır.”
“Acı bağırdığında geçer, fısıldadığında yerleşir.”
Nafiz Karak
Nafiz Karak, @nafizkarak
12.2.2026 22:14:24
5 puan verdi
Bu metin bir şiirden çok bir iç mimari projesi gibi; insanın kendi içinden ev yapma hâlini kat kat, tuğla tuğla örmüşsün. “Taşı da sensin, tuğlası da” tekrarın metne bir omurga vermiş. Her dönüşünde daha sert, daha bilinçli, daha kabullenmiş bir tona bürünüyor.

Metnin en güçlü yanı şu: acıyı dramatize etmiyorsun, teşhir etmiyorsun; onu işlevsel kılıyorsun. Harç yapıyorsun, duvar yapıyorsun, merdiven yapıyorsun. Yani kırılganlığı bir yapı malzemesine dönüştürüyorsun. Bu çok olgun bir anlatım.

Özellikle şu imgeler çarpıcı:
• “Gece herkesin cebini karıştırır.”
• “Karanlık adil değildir ama eşittir.”
• “Bazı insanlar kırık yerlerinden parlar. Işık sanılır oysa sızıntıdır.”

Buralar metnin kalp atışı gibi.

Son bölümdeki dönüş de çok yerinde:
Direnmenin gürültüsünden vazgeçmek…
Ayakta kalmanın zafer değil hâl oluşu…
Bu, genç bir öfkenin değil, yorulmuş ama bilgeleşmiş bir iç sesin cümlesi.

Eğer küçük bir edit önerisi istersen:
Metin çok güçlü imgeler barındırdığı için bazı tekrar eden “karanlık” ve “enkaz” çağrışımlarını bir iki yerde sadeleştirirsen etkisi daha da yoğunlaşabilir. Çünkü zaten vurucu olan yerler var; fazlası değil, azı daha keskin olur.

Ama bütün olarak baktığımda bu bir “yalnızlık manifestosu” değil; bu bir iç dayanıklılık anatomisi.
Başkalarına yaslanmayı küçümsemeden, ama asıl yükün insanın kendi omzunda olduğunu kabul eden bir metin.

Ve en sevdiğim cümle şu oldu:
“Başkasına yaslanarak dinlenebilirsin ama ayakta kalmayı yalnızca kendin öğrenirsin.”

Bu cümle tek başına bir kitap kapağı olur.

Yazmaya devam et. Bu şiir ses değil, ağırlık taşıyor.
Kul Yorgun
Kul Yorgun, @kulyorgun
3.2.2026 06:33:01
5 puan verdi


“Çok çıplak, çok gerçek.
İnsanın en dibe vurduğunda bile kendi omurgasına tutunmayı öğrenmesi… işte o en ağır, en sessiz zafer.
Kalemine sağlık, içimize dokundu.”

(kısa, samimi ve yazının ruhunu yakalayan bir tonda)
Etkili Yorum
erbensalim
erbensalim, @erbensalim
3.2.2026 00:34:30
5 puan verdi
şu üç nokta zihnime kazındı:

Mimari Bir Yalnızlık: İnsanı kendi kendisinin hem taşı, hem tuğlası hem de "yutkunamadığı cümlelerden" harcı olarak betimlemeniz, yalnızlığın sadece bir duygu değil, inşa edilen bir yapı olduğunu hissettiriyor. "İçeriden kilitli kapılar" ve "saç teli inceliğindeki çatlaklar" imgesi, dışarıdan sağlam görünen her ruhun aslında ne kadar hassas bir dengede durduğunu çok naif özetlemiş.
Karanlığın Eşitleyiciliği: "Karanlık adil değildir ama eşittir" cümleniz metnin felsefi doruk noktası. İsimlerin eski bir palto gibi düştüğü o an, toplumsal rollerden sıyrılıp kendi özümüzün (ve o özdeki sızının) içine düşüşümüzü sarsıcı bir dille anlatmışsınız.
Yaranın Dönüşümü: Acının bir süre sonra bağırmayı bırakıp bir "odaya dönüşmesi" ve dayanmanın bir zaferden ziyade bir "hâl" alması, olgunluğun en hüzünlü tanımı olmuş. Yük hafiflemiyor, sadece omuz güçleniyor; bu gerçekçi yaklaşım metni teselli veren bir yazıdan çıkarıp bir kabulleniş manifestosuna dönüştürüyor.
Emeğinize sağlık; kelimeleriniz "susuzluktan çatlamış" olsa da, okuyanın ruhuna sızmayı başarıyor.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL