8
Yorum
21
Beğeni
5,0
Puan
258
Okunma

Farkında mısın; ayağımızın altından sessizce kayan değerlerin, gürültüsüzce çekip gidişinin… Ne bir siren sesi var bu kayboluşun, ne de arkasından yakılan bir ağıt. Oysa her geçen gün biraz daha eksiliyoruz; fark etmeden, itiraz etmeden, çoğu zaman alışarak.
Dün ile bugün arasındaki mesafe, takvim yapraklarının söylediğinden çok daha uzun. Dün, insanın insana değdiği bir zamandı. Selamın, hatırın, utanmanın, edebin bir karşılığı vardı. Kapılar kilitlenmezdi sadece evlere değil, kalplere de güven hâkimdi. Şimdi şehirler büyüdükçe insanlar küçülüyor sanki. Beton yükseldikçe merhamet azalıyor, sokaklar kalabalıklaştıkça yalnızlık artıyor.
Şehirleşme dediğimiz şey yalnızca binaların çoğalması değildi; ama biz onu öyle sandık. Mahalle kültürünü, komşuluğu, paylaşmayı feda ettik “modernlik” adına. Birbirini tanıyan insanlar yerini birbirine çarpıp geçen kalabalıklara bıraktı. O saf, o tertemiz insanlar birer film şeridi gibi geçip gitti hayatımızdan. Dedelerin nasihati, ninelerin duası sustu; ekranlar konuşmaya başladı.
Farkında mısın; dünyanın içi boşalıyor. Her şey var ama hiçbir şey yok gibi. Eşyalar çoğaldı, anlam azaldı. Kültür “eski” diye ötelenirken, değerler “işe yaramaz” diye ayaklar altına alındı. İnsan, köklerinden koparılınca özgürleştiğini sandı; oysa savrulmaya başladı.
En acısı da iyiliğin başına gelenler… Eskiden iyilik yapılırdı, karşılık beklenmezdi. “Hâlık bilmezse Mâlik bilir” denirdi. İyilik Allah rızası içindi; görünmek için değil, bilinmek için hiç değildi. Şimdi neredeyse iyiliğin bile bir vitrini var. Yapılan her şeyin bir bedeli, bir kaydı, bir paylaşımı isteniyor. Cüzdan önce geliyor, vicdan sonra… Hatta bazen hiç gelmiyor.
Farkında mısın; iyilik kelimesi neredeyse literatürden kalkmak üzere. Yardım “çıkar”, emek “kâr”, insan “fayda” üzerinden okunuyor. Değerli olmak için iyi olmak yetmiyor artık; kazandırmak gerekiyor. Ne oldu da bu hâle geldik? Ne zaman insanı, insan olduğu için sevmekten vazgeçtik?
Belki de bu dönüşüm bir anda olmadı. Küçük küçük alışmalarla, sessiz kabullenişlerle büyüdü. Önce görmezden geldik, sonra normalleştirdik, en sonunda da savunur hâle geldik. Yanlışı sorgulamak yerine, uyum sağlamayı tercih ettik. Çünkü uyum sağlamak daha kolaydı; vicdanla yüzleşmek ise ağırdı.
Farkında mısın; yozlaşma en çok sessizlikte çoğalır. Kimse itiraz etmediğinde, kimse “dur” demediğinde kök salar. Değerler bir gün ansızın kaybolmaz; her gün biraz biraz aşınır. Bugün “küçük bir taviz” dediğimiz şey, yarın büyük bir boşluğa dönüşür.
Belki de en büyük yanılgımız, yozlaşmanın başkalarına ait olduğunu sanmak. Oysa soru tam burada duruyor: Peki sen, ben, o… farkında mıyız? Biz ne kadar içindeyiz bu gidişatın? Susarak, görmezden gelerek, “bana dokunmayan yılan” diyerek ne kadar pay sahibiyiz?
Bizi biz yapan değerler; dilimizde, soframızda, selamımızda, utancımızda saklıydı. Şimdi onları arşivlere kaldırdık. Ara sıra nostalji olsun diye hatırlıyor, sonra yine unutuyoruz. Oysa değerler hatırlanmak için değil, yaşanmak içindir.
Farkında mısın; hâlâ geç değil. Çünkü bir toplum, en çok kendini sorguladığı anda toparlanır. Bir selamla, bir iyilikle, bir duruşla yeniden başlayabiliriz. Ama önce şunu sormak gerekiyor kendimize: Kaybettiklerimizin gerçekten farkında mıyız, yoksa kayboluşa çoktan razı mı olduk?
ALİ RIZA COŞKUN
5.0
100% (14)