0
Yorum
4
Beğeni
0,0
Puan
134
Okunma
Altın o sabah yine erken uyandı. Kapalıçarşı’da vitrinler açılmadan önce bile ons fiyatı konuşuluyordu; çünkü altın bu ülkede sadece bir maden değil, reflekstir. Ne zaman belirsizlik artsa, ilk o hisseder. Doların sesini dinler, faizin gölgesine bakar, siyaset konuşurken susar ama not alır. O hafta da aynısını yaptı: sessizce yükseldi. Kimse “niye” diye sormadı, çünkü herkes cevabı biliyordu.
Dışarıda, Atlantik’in öte yanında Trump yine sahnedeydi. Bir cümlesi dolar endeksini oynatıyor, bir tehdidi onsu yukarı çekiyordu. “Önce Amerika” dediğinde, dünya altına koşmayı öğrenmişti çoktan. Fed’e baskı, ticaret savaşları, belirsiz seçim söylemleri… Hepsi tek bir şeye yarıyordu: güvenli liman talebine. Türkiye gibi ülkelerde ise bu etki çarpanlı gelirdi; küresel korku, yerel tedirginlikle birleşirdi.
İçeride tablo daha tanıdıktı. Enflasyon beklentileri yukarı bakıyor, faiz yüksek ama ikna edici değildi. Merkez Bankası konuştuğunda altın dinledi, ama inanmamayı tercih etti. Çünkü altın, sözden çok dengeyi sever. Kur baskısı, bütçe disiplinine dair soru işaretleri ve yaklaşan takvimler… Hepsi bir araya geldiğinde gram altın, sadece onsu değil, memleket ruh halini de fiyatladı.
Hafta ilerledikçe, küçük yatırımcı yine aynı kararı verdi: “Altın alayım, kenara koyayım.” Bu bir yatırım stratejisinden çok, hayatta kalma içgüdüsüydü. Borsa cesaret isterdi, döviz açıklama beklerdi ama altın sessizdi; ne slogan atar ne vaat verir. O yüzden suç mahallinde en temiz duran oydu. Her krizden sonra üstü tozlanmış ama ayakta kalan hep altın olurdu.
Cuma günü dosya kapandığında kimse şaşırmadı. Trump konuşmuştu, dünya gerilmişti, Türkiye kendi iç gündemiyle meşguldü ve altın görevini yapmıştı. Fail yine bulunmadı, çünkü bu hikâyede suçlu yoktu; sadece alışkanlıklar vardı. Belirsizlik oldukça altın konuşmaya devam edecekti. Ve herkes biliyordu: bu ülkede altın yükseliyorsa, bir şeyler hâlâ tam yerine oturmamış demektir.