4
Yorum
21
Beğeni
5,0
Puan
436
Okunma

İnsan, evrende en çok kendi içine gürültü biriktiren tek canlıdır. Sabahın ilk ışıklarından gece karanlığının çöküşüne kadar geçen o bitmek bilmeyen döngüde, aslında dış dünyayla değil, kendi zihnimizdeki yankılarla çarpışırız.
Bir yanımız anlatmak için can atarken, diğer yanımız anlaşılmayacağının o kadim korkusuyla susmayı seçer. İşte tam bu eşikte edebiyat, o aşılmaz gibi görünen duvarların arasında bir kapı aralar bize.
Kelimeler, sadece harflerin yan yana gelmesiyle oluşan basit dizilimler değil; ruhumuzun dikiş tutmayan yerlerine atılan zarif yamalardır.
Yazmak, aslında bir tür kendini temize çekme eylemidir.
insan, kağıdın o bembeyaz ve yargısız boşluğuna dertlerini dökerken, aslında en çok kendinden kendine kaçar.
Bir mısra karaladığımızda ya da bir hikayenin kahramanına kendi hüznümüzü yüklediğimizde, o acı artık sadece bize ait olmaktan çıkar; evrensel bir sızının parçası haline gelir.
Edebiyatdefteri gibi mecralarda bir araya gelmemizin asıl sebebi de bu değil midir?
Hiç tanımadığımız birinin bir cümlesinde, kendi kalbimizin en kuytu köşesini bulmak...
Hiç görmediğimiz bir gözün yaşına, kendi mürekkebimizle ortak olmak...
Günümüzde her şeyin hızla tüketildiği, duyguların bile "beğen" butonlarına sığdırıldığı bir çağda, oturup uzun uzun cümleler kurmak aslında bir başkaldırıdır.
Zamana dur demektir.
Bir ağacın gölgesinde soluklanmak gibi, bir paragrafın derinliğinde nefes almaktır.
Eskiler, kelamın bir ruhu olduğuna inanırdı.
Bugün bizler de o ruhun peşindeyiz
Kimimiz çocukluğunda kaybettiği bir oyuncağın yasını tutar satırlarında,
kimimiz ise hiç gidilememiş o limanların hayalini kurar.
Ama hepimiz,
aslında kendi eksikliğimizi bir başkasının cümlesiyle tamamlamaya çalışırız.
Hayat, parçaları her gün değişen devasa bir yapboz gibidir.
Her sabah uyandığımızda,
Dünkü bizden bir parça eksilmiş, yerine tanımadığımız bir his eklenmiştir.
Bu değişimi fark etmek ve o değişimin izini sürmek ancak yazıyla mümkündür.
Bir gün geriye dönüp baktığımızda, bizi ayakta tutan şeyin sadece yaşama içgüdüsü değil, o anlarda hisdeki ve kağıda emanet ettiğimiz o ince sızı olduğunu anlarız.
Kelimeler hafızadır; unutmaya karşı örülmüş en güçlü kalkandır.
Peki, onca kelime, onca mısra gerçekten bir şeyleri değiştirir mi? Belki dünyayı kurtarmaz ama bir insanın içindeki o karanlık geceyi şafakla tanıştırabilir.
Çünkü en büyük itiraflar, kimsenin duymadığı o sessiz çığlıklar, sadece kağıdın üzerinde dillenir. İnsan, kendi yazdığı bir cümlede kendini bulduğunda, dünyadaki tüm yabancılığı son bulur.
Unutma ki; her yazar aslında kendi mezar taşına en güzel harfleri kazımaya çalışan bir yolcudur.
Yazdıklarımız bittiğinde değil, okunacak tek bir yürek kalmadığında gerçekten susmuş oluruz.
Şimdi sor kendine:
Sen bugün kalbindeki o dilsiz acıya hangi kelimeyi giydirdin? Mürekkebin izi kurusa da, o ruhun kağıda bıraktığı koku sonsuza dek orada, birilerinin onu fark etmesini bekleyecektir.
Belki de o "birisi", yıllar sonra kendi enkazını senin cümlelerinle toparlayacak olan yine sensin...
Cemre Yaman
5.0
100% (16)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.