9
Yorum
24
Beğeni
5,0
Puan
331
Okunma

İnsan, hayatı boyunca biriktirdiği kelimelerin içinde aslında en çok sustuklarıyla var olur.
Bizler, dünyayı tanımlamaya çalışırken her şeyi bir kalıba sokma, her hikâyeyi bir sona ulaştırma telaşına düşeriz.
Oysa hakikat, çoğu zaman bitirilmemiş bir cümlenin nefesinde ya da bir mektubun hiç yazılmamış satır aralarında gizlidir.
Edebiyatın bize öğrettiği en büyük ders de budur:
Her şey tamamlandığında anlam biter, oysa eksik olan her şey zihnimizde yaşamaya devam eder.
Modern yaşamın hızı bizi sonuçlara odaklanmaya zorlarken, bizler sürecin zarafetini unuttuk.
Bir kitabı sadece kapağını kapatmak için okumakla, bir yolu sadece varmak için yürümek arasında bir fark yoktur.
Asıl derinlik; o yoldaki duraksamalarda, insanın kendi içine döndüğü o sessiz anlardadır. Yazmak, bu anlamda bir varış değil, bir arayıştır.
Hiçbir yazar, kalbindeki o muazzam duyguyu kelimelere tam olarak hapsettiğine inanmaz;
her metin, aslında bir yetersizlik itirafıdır.
Ancak bu yetersizlik, metni okuyucunun ruhuyla birleştiğinde mucizevi bir şekilde tamamlanır.
Kusursuzluk, donmuş bir heykel gibidir;
ona dokunamaz, onu değiştiremezsiniz.
Oysa hayatın içindeki o insani hatalar, yarım kalmış sevdalar ve cevapsız kalmış sorular,
ruhun nefes aldığı boşluklardır.
Bir vazonun çatlağından sızan ışık, vazonun sağlamlığından daha etkileyicidir.
Bizim hikâyemiz de tam olarak bu çatlaklardan sızan ışıkla yazılır. Kendimizi tamamlama arzusuyla yorulmak yerine, bu eksikliğin getirdiği sonsuz ihtimalleri kucaklamalıyız.
Belki de en güzel hikâyeler,
sonu herkes tarafından bilinenler değil,
herkesin kendi içinde farklı bitirdiği hikâyelerdir.
Çünkü her son bir sınırdır,
oysa ucu açık bırakılan her düşünce evrenin sonsuzluğuna eklemlenir.
Cemre yaman
5.0
100% (13)