1
Yorum
7
Beğeni
0,0
Puan
277
Okunma
Son İki Yılın Aynasından Türkiye
Son iki yıl…
Türkiye için “sıradan” denebilecek bir dönem olmadı. Dünyanın neredeyse her köşesinde krizlerin üst üste bindiği, ittifakların sorgulandığı, güç kavramının yeniden tanımlandığı bir süreçten geçtik. Böyle zamanlarda bir ülkenin gerçek gücü, nutuklarla değil; komşularıyla kurduğu ilişki biçimiyle anlaşılır.
Türkiye’nin etrafına baktığımızda, aslında küçük bir dünya haritası görürüz. Savaş var, enerji var, diplomasi var, tarih var. Ve son iki yılda Türkiye, bu karmaşanın tam ortasında oyunun dışında kalmayan, hatta çoğu zaman oyunu şekillendiren bir aktör oldu.
Yunanistan ile ilişkiler, klasik bir Ege dosyası olarak yine gündemdeydi. Zaman zaman tansiyon yükseldi, sert açıklamalar yapıldı; ancak dikkat çeken nokta şu oldu: Türkiye, askeri caydırıcılığını masanın altına koydu ama diplomasiyi masadan kaldırmadı. Bu, zayıflığın değil, kontrollü gücün göstergesidir.
Bulgaristan ve Gürcistan hattında ise bambaşka bir tablo var. Gürültüsüz, manşetsiz ama sağlam ilerleyen ilişkiler… Enerji, ticaret ve ulaşım koridorları üzerinden kurulan bu denge, Türkiye’nin sadece askeri değil lojistik ve ekonomik bir merkez olduğunu gösteriyor.
Ermenistan ile ilişkiler hâlâ kırılgan. Ancak son iki yılda görülen şey şu: Türkiye, duygusal reflekslerle değil, bölgesel barışı önceleyen bir akılla hareket ediyor. Bu, kolay bir tercih değil ama güçlü devletlerin tercihidir.
Azerbaycan ise ayrı bir parantez. Burada diplomasi ile kardeşlik iç içe. Son iki yılda bu ilişkinin yalnızca siyasi değil, askeri ve stratejik olarak da derinleştiğini gördük. Türkiye’nin bölgedeki ağırlığı, Bakü ile kurduğu bu güçlü bağ sayesinde daha da görünür hale geldi.
İran ve Irak söz konusu olduğunda tablo daha karmaşık. Rekabet var, iş birliği var, zaman zaman gerilim var. Ama Türkiye’nin temel yaklaşımı net: Sınır güvenliği ve bölgesel denge. Bu coğrafyada bu dengeyi koruyabilmek, başlı başına bir güç göstergesi.
Suriye ise belki de Türkiye’nin en ağır dosyası. Son iki yılda Türkiye, sahada fiilen var olan, masada ise dışlanamayan bir aktör oldu. Göç, güvenlik ve terör başlıklarında Türkiye’nin iradesi olmasaydı, bugün bölgenin çok daha istikrarsız olacağı açık.
Rusya ile ilişkilere gelince… İşte gerçek denge sanatı burada. Ne tam teslimiyet ne açık düşmanlık. Enerji, savunma ve bölgesel krizlerde aynı anda hem iş birliği hem mesafe koyabilen bir Türkiye profili var. Bu, bağımsız dış politikanın tanımıdır.
Ve elbette Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti…
Bu konu Türkiye için bir dış politika başlığı değil, doğrudan bir egemenlik meselesidir. Son iki yılda Ankara’nın duruşu nettir: KKTC yalnız değildir. Doğu Akdeniz’de verilen mesaj da budur.
Peki bütün bunlar bize ne söylüyor?
Şunu:
Türkiye’nin gücü yalnızca ordusunun büyüklüğünde değil;
aynı anda kriz yönetebilmesinde,
birden fazla cephede söz söyleyebilmesinde,
ve gerektiğinde sert, gerektiğinde sabırlı olabilmesindedir.
Son iki yılın bilançosu şunu açıkça gösteriyor:
Türkiye, komşularıyla ilişkilerinde edilgen bir ülke değil. Zorluklara rağmen ayakta kalan, masada yeri olan ve sahada varlığını hissettiren güçlü bir ülkedir.
Güç bazen bağırmak değildir.
Bazen herkes susarken ayakta kalabilmektir.