1
Yorum
10
Beğeni
5,0
Puan
318
Okunma
Başların eğilip içeriye duhul edilen meclislerde eğilen başlar kibri torpüler, daha sonra eğilen başlar irfan ile doğrulur, meclis münevverlerle müzeyyen olur.
Tahtlara akıl ve kalp kurulur, münakaşa başlar. Münakaşa diyorum, çünkü münazara mütemadiyen münakaşaya dönüşüyor.
Beni Adem ne kadar nefis tezkiyesi yaparsa yapsın, Ene/Ben galip çalar. Binaenaleyh; hamur bu, kumaş bu, cins bu.
Bundan mütevelli irşad ile vazifeliler her dem tövbeden bahis açar ve mürşitlere tövbenin faziletini ve kapısının her hâl’e ardına kadar açık olduğu, iman cilasının da tövbe olduğu ve cilalanmış bir imanın sitâreler gibi ışıldadığını buyurur, son olarak buyurganlık ikaz ile netice bulur; Sakın ola Kâl Ehlinden olmayın.
Mübin olan Kur’an hazretlerinde geçen Àyet-i Celile’de El Hâbir ve El Settar olan rabb şöyle buyurur; Estaizubillah, Yekulune ma la yef’alun - Muhakkak ki onlar yapmayacakları şeyleri söylüyorlar. İşte bunlara Kâl Ehli denir. Rabbulalemin cümle cemiyeti bu hâlden beri eylesin. Aminler çoğalınca öksürük ile es verildi ve yine yeniden Estaizubillah - Kovulmuş şeytanın şerrinden sığınma - bu ayeti kerime Şuara suresinde mukim olması pek bir manidardır.
Ehl-i Şuara
Tarihin derilere yazıldığı dönemlerde; hicretten önce ve Fil vakasından sonra: kabileler savaş meydanlarında değil şiir meclislerinde savaşırdı. Tuluat ile başlayan cenk dizelerin birbirine güç geçirmesi ve bu harpten birinin zaferle çıkmasını simgeliyordu. Kabileler şairleri ile büyükleniyor, şair demek o kabilenin birkaç düzine adamına denk gelen güçlü bir silahıydı. Harp haricinde de sahralarda kurulan panayırlarda Şiir ve dolayısıyla Şuara hem evin şeref misafiiri hem de evin sahibiydi. Köşenin sahibi şairlerdi, ipeğin ve bal renginde mücevherat gibi parlayan hurma şarabının en iyisi şairlerin istihkak senediydi. Arabistan deltasından her sene mukaddes beled Mekke’ye gelen İbrahim boyları, önceleyin Kabe’de hacı olur, sonraleyin bir şairin ya da bir dizenin peşinden sürüklenir. Bu sürüklenme alalade pejmürde vaziyet değil aksine ruhu bir Elif gibi kıyamda tutan ve kalbini avuçlarında hissettiren saadetti. Allah’a ve - üst paragraftan dolayı ’haşa’ - kızlarına adanan şiirler için altın dolu keseler şairler arasında pay edilirdi. Bu dizeler diyarında şiirin kaderi yazılmak üzerine değil söylenme üzerinde olmuştur. Binaenaleyh, yazılsa da çöl kumuna yazılır ve rüzgâra teslim edilirdi. Kâbe’nin mukaddes duvarına asılan şiirler müstesna. Şöhretli şairler kendi aralarında cenk edip şiirleriyle savaşıp bu savaştan sağ salim çıkan şiir Kâbe’nin mukaddes duvarına asılmayı hak ediyordu. Şiir uçsuz bucaksız çölün başlangıcı değil neticesinin firdevsi bir köşesiydi.
Kubbede yankılanan es sustu. Yeniden kovulmuş mel’un’dan sığınılacaktı ki; Ezan-ı Muhammediye söz aldı ve cemaat cümle cemiyet doğruldu, eğilen başlar, göğüs kafesinin yuttuğu omuzlar, uzanmış bacaklar ayaklar, dalgınlıklar, içsel çekişmeler, netice bulmamış sualler vesair şeyler, doğruldu, toplandı, noktalandı. Aziz Allah nidaları küçük küçük senfoniye dönüştü, onlar da sustu, kamet getirildi ve kıyam için herkes ayaklanarak kıyama durdu; Allah’u Ekber.
Allah buradaydı, Kâbe’nin avlusunda, siyahi köle bir kadının yanı başında, bu kadının İbrahim’den önce de ismi Hacer, pazarda, yağmurun her damlasında, çöl kumumun her zerresinde, putlarla donatılmış kalplerde, şah damarlarında, uzaklarda ve yakınlarda, fakat Allah ile bereketi temsilen Lât vardı, güç ve galibiyeti temsilen Uzzâ vardı, mutlak kader ve ölümü remz eden ise Menât! Tüm haşmet ve üst aklın temsilcisi Hûbel! Allah oradaydı, müşrikler taksimde bulundular ve Allah’a kızları verdiler. Söz adeta bir buhur içinde kayboldu, kelam tükendi.
Sağa sola selâm verildi, gül suyuna yatırılmış tespihler ile O zikredildi, kalpler zikir ile teskin oldu. Takvimlerden vakitler İbrahim ile oğulcağızı İsmail’i gösteriyordu. Itri’nin mirası olan terennüm yankılanmaya başladı: Allahu ekber, denildi ve kudret ağızlardan taşarak sessizliği ürküttü, Allahu ekber diye devam edildi ve ses bir efsuna dönüştü, Lâ ilâhe illallah denilince hava zerrecikleri hürriyet koktu, Allahu ekber, Allahu ekber ve lillâhi’l-hamd ile ilahi nağme tekrarlandı durdu ve durduğu yerden coşku ile devam etti. Bu tevhidin işareti olan çok sesli naat biçimiydi.
Bu tarihsel miras senkronu cereyan ederken sokağın ortasında bir meczup kendisini Mesih ilan etti.
Meczup kendini Mesih ilan ederken adamın biri kelimelerin anlamlarını kazıyor, kazdığı gömüde kendisine şairlik arıyordu.
Şairlik arayan adamı gören bir kadın iplikleri düğümlüyordu; düğümlere sözcükler fısıldıyordu.
Sözcükler anlam kazanınca sokaktan Müezza geçiyordu; üstünde Medine kokusu.
Arabistan yarım adasında Tanah okunuyordu, Mısır’dan çıkılmıştı. Üstünden asırlar geçmiş, Yakup’un hüzün kulübesinden eser kalmamıştı. Yusuf kuyuya dönmüştü, Züleyha kuyunun kendisi olmuştu.
Musa çıkışın muzaffer komutanı, kızıldeniz ikiye ayrılan mavi bir yorgan ama ayrılmış bir şey yoktu diyecek; Bilenlerden birileri. Bu destansı mucize bilenler için medcezir idi. Nuh tufanı da arzın sular altında kalması değil bir kavmin yaşadığı bölgede yerel bir tufandı. Zira ilim sahipleri su için kaldırma kuvvetine sahip diyordu. Sünnetullaha Allah’ın kendisi bile riayet ediyor, eşya da aynı gökteki nizam gibi kendi feleğinde yürüyordu.
Yürüten ve yüzdüren, bunları hat üzerine tayin eden rabbin ismi pek bir yücedir dedi; bir Muvahhid.
Yüce olanı dillerine dolayan Muvahhidler Beniisrail oğullarını ve Arap müşrikleri İbrahim’in saf dinine davet ediyordu. Aralarında da bir şair vardı ve bu şairin şiiri hakikatin hikmetli sözleriydi. Beniisrail oğulları şiire hürmet etmez ama kendilerine hürmette kusur etmeyen şiirleri severdi; Şairleri de. Müşrikler ise şiire hürmet eder ve vahdaniyet çağrısı yapan şiirleri ve şairleri sevmezdi. Onları putperestlik içindeki manayı sezemeyen budalalar ve cehalet sınıfında görürdü.
Kabileler arasında perişan olan zayıflar...
Kendince kal kimseciklere benzeme.
Lulu’ya Böyle Söyledim.
5.0
100% (2)