0
Yorum
1
Beğeni
0,0
Puan
73
Okunma
Sessiz Çürüme
Bu ülke gürültüyle yıkılmıyor.
Bağırarak değil, alışarak çöküyor.
Sokaklar artık sadece taş ve asfalt değil; göz göze gelmekten kaçınan insanların vicdanıyla döşeli. Bir köşede satılan zehir, öbür köşede alkışlanan şiddetle kardeş olmuş durumda. Kimse şaşırmıyor. Çünkü şaşırmak yorucu, alışmak kolay.
Uyuşturucu, gecenin karanlığında değil artık; gündüz vakti, ekran ışığında dolaşıyor. Bir şarkının ritminde, bir dizinin sahnesinde, bir “hikâye”nin arka planında sinsice gülümsüyor. Zehir, adını kaybetti; ona şimdi “özgürlük” diyorlar. Oysa özgürlük, bağımlılık kılığında sunulan bir esaretten ibaret.
Şiddet, bu topraklarda bağırmayı öğrendi. Kadınların sessizliğinden, çocukların korkusundan, kalabalıkların suskunluğundan besleniyor. Bir haber bülteninde kan, bir sonraki sahnede reklam. Ölüm ile tüketim arasında sadece birkaç saniyelik bir geçiş var artık. Hayat bu kadar ucuzken, insanın değeri nasıl pahalı kalsın?
Futbol… Bir zamanlar mahalle aralarında umutla yuvarlanan bir toptu. Şimdi ise kirli paranın, bahis çetelerinin ve hırsın döndüğü bir çark. Gençler tribünlerde değil, borç listelerinde büyüyor. Kazanma hayaliyle kayboluyorlar. Çünkü bu düzende emek ağır, kumar hızlı.
Ve medya…
Bu çöküşün en maharetli anlatıcısı. Suçu cilalıyor, çürümeyi estetikleştiriyor. Mafya romantik, ahlaksızlık cesur, vicdansızlık “gerçekçi”. Ekrandan sızan bu karanlık, evlerin içine kadar giriyor. Sonra kimse neden karanlıkta kaldığımızı hatırlamıyor.
En tehlikelisi ise kötülük değil; kötülüğün sıradanlaşması. İnsan, her gün biraz daha az utanıyor. Bir gün bakıyorsun, vicdan sessizce odadan çıkmış. Kapıyı da kimse arkasından kapatmamış.
Bu bir çöküş değil sadece.
Bu, göz göre göre yaşanan bir terk ediliş.
Ve eğer bir gün bu ülke aynaya baktığında kendini tanıyamazsa, sebebi dışarıdan gelen fırtınalar olmayacak. İçeride uzun zamandır süren bu sessiz çürüme olacak.