4
Yorum
19
Beğeni
4,9
Puan
200
Okunma

I. Bölüm – Burası Devler Ülkesi
İçimizdeki karanlık odalar, dehlizlere açılan kapılar, dokununca yankılanan sesler… Sözleri bizden eski, közleri bizden derin. Her birinin ayrı bir hikâyesi var. Burası devler ülkesi.
İçeri süzülen ışıklar önce duvarlara vurur, ardından dışarı taşar; her bir oda, her bir kapı kulağına bir şeyler fısıldar.
Bazen unuttuğun bir ses, bazen hatırlamak istemediğin bir nefes; damga damga savrulmuş izler…
Hepsi bu odalarda uyur.
Bazen haftalarca, bazen aylarca…
Geçtiğini zannedersin, sustuğunu sanırsın.
Oysa vakti, saati gelince kapına vurur.
Bazen bir şarkı, bazen bir mısra, bazen de bir anlık olay…Unuttuğunu sandığın ne varsa, karanlık odalarda saklanan ne varsa bir anda su yüzüne çıkar; pençesine alır, kıvrandırır.
“Unutursun” derler ya, külliyen yalan.
Tıkıp tıkıp içimize attığımız her şey kapalı kapılar ardında bekler.
Işık içeri sızınca yeniden konuşmaya başlar; fısıltılar çoğalır, geçmişin nefesi â’nın nefesine karışır.
Ve biz, odalar arasında tam gitmeyenle tam kalmayan arasında kalırız.
Uykusundan uyanan her şey bizi bize anlatır; belki de çözülmek ister.
Ortaya dökülür: ışık da, gölge de, fısıltı da…
Ve biz kaçmaya, koridorlarda sendelemeye başlarız.Seslerin birbirine karıştığı o anda anlarız; Hiçbir kaçış sessiz değildir.
Ya o yanacaktır… ya da biz.
Burası devler ülkesi…
Ve o ülkenin odalarından biri de bana aitti.
Bu odanın duvarları hâlâ çocukluğumdan kalan karanlıkları saklıyor.
II. Bölüm – Hiç Kanatlarım
Öyle izler var ki yüreğimde, damga damga.
Bu kadar mı yabancı olur insanın parçası insana…?
Bazen yamadım, bazen çırpındım; tıkıp tıkıp içime attım.
Kendine sürgün yemiş, ıssız iki dağın ortasında, kalabalık bir ormana atılmış bir yetim gibiydim.
Hiç kanatlarım olmadı benim.
Kendi yüreğimin gurbetinde bir kar fırtınası sürüyor içimde.
Ne kadar çırpınırsam çırpınayım, yoktun işte.
Sancılar seni bana getirmedi; debelendim, durdum çaresizce.
Yaralandı—sardım.
Yaralandı—sardım.
Her defasında içimde bir parça eksildi.
Yoruldum… çekildim bir köşeye; ağır bir sessizlik çöktü üzerime.
Kalbin benimle miydi? Bilmiyorum.
Sana ihtiyacım olduğunda hep çok uzaklardaydın.
Gelemediğim, bilemediğim, göremediğim uzaklar…
Ve bir gün… pencerene bir kuzgun kondu.
Sessiz, siyah, habercisi olduğu soğuk bir son gibi.
Şimdi ıslak topraklar örtülüyor üzerine;
işte umudun kelepçelendiği yer.
Dualar… sessizlik…
Bileklerim gölün dibinde ağırlığı , yılların birikmişliği.
Göğsümde sitem hançeri; yankısı, duvarlarda inleyen testi.
Beni görüyor musun?
Vakitli vakitsiz içimde gezinen seni, sabahlara sürüklemeye geldim.
Senelere hapsettiğim kuşları toprağa haykırmaya geldim.
Tıkansa da nefesim, yansa da göğsüm… yine de geldim.
Buradayım.
Ve sen artık avuçlarımdasın.
Söyle… hangisine yanayım?
Hep uzaklardaydın.
Şimdi buradasın ama bu geliş gitmekli.
Düşer mi yolum buraya bir daha,
Gözlerim mermer musallaya düşer mi?
Dudaklarım mühürlü, kafam çerçefil; cevapları bulamıyorum.Seninle artık bir şansım yok, bunu biliyorum.
Ağlayamıyorum… çünkü hiç kanatlarım olmadı’n benim.
Eksik iki heceyle doğdum: ba–ba.
Ne tamamlanıyor, ne düşüyor…
İçsel mücadeleler…
İçimdeki karanlığın anahtarı sendin; oysa kapıyı sıkıca kilitlemiştin.
Ben de açmaya çalışmadım.
Kaybolduk gittik öylece.
Haykıramadım!
Haykırmanın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini düşündüm.
Çünkü sen hayatını yeniden kurmuştun; başka evlatların olmuştu.
Her biri kendi karanlığında tutturulmuş bir dikiş, zamanın yokluğuna.
Duvarlarda yankılar…
Her nefes – bir mesafe.
Her mesafe – bir duvar.
Ne kalış tamam,
Ne gidiş tamam.
Kapalı kapılar,
kayıp anahtarlar…
Ve ben,
duvarların yerini çoktan ezberledim.
5.0
88% (7)
4.0
12% (1)