Erlik Aldacı
3 şiiri ve 30 yazısı kayıtlı Takip Et

Mola bitti kalkıyoruz



Geçmiş olsun İzmir...Seninleyiz.

Elinde sallandırdığı çantanın kullanılmaktan kopmaya yakın yumuşamasına aldırmadan koluna geçirerek omzuna attı. Çantanın içinden sivrilen uğuru sırtını acıtıyordu. Bir dal parçası, iğde ağacını işte gittiği her yere götürüyordu. İğde ağacında doğanın garip şekil vererek oluşturduğu eğri büğrü dalından kestiği çatalına, özenle üzerlik tohumlarını yerleştirmişti. Yaşamını eğriliklerini onda görmüş, şansının bir kez yaver gideceğini, şeytanın bacağını bir gün kıracağına olan inancı nedeniyle hep yanında taşırdı, yaşam ağacının bir parçasını yanında taşımanın ne zararı olabilirdi ki. “Erlik han” okumaları yapmıştı üzerine defalarca üfleyerek düğüm düğüm…

Henüz birkaç adım atmıştı ki muavinin seslenişini duydu “biz bunları çok görüyoruz” gülümsemesine, yüzünün gülümsemesine alaycı mimikleri eşlik ediyordu. Yaşamda ilk defa birine hediye almıştı ancak onu da bagajda unutmak mı istemişti. Elini pakete uzattığında porsumuş, yıpranmış derilerinden kabarmış kıvrımlı mavimsi damarlarına baktı.

Ne çok yorulmuşlardı, ama beyni kat be kat daha fazla yorulmuştu, yormuştu yaşama olan nefretinde. Muavinin gözlerindeki mutluluğa anlam veremedi neden hala gülümsüyordu “sıradan olmanın” belirtisinden neden vazgeçmiyordu ısrarla.
“ Küçük ama epeyce ağırmış abi.” Anlamadım, der gibi yüzüne bakarken bir kez daha mutluluk gösterisi sunuyordu muavin, kendisine. Tiksintiyi, kabaran mide bulantısı takip etti, yüzünün rengi de pek hoş görünmüyor olmalı ki…

“ Torba vermemi ister misiniz?” İlk defa doğru kurulan bir ifade çıkmıştı muavinin ağzından, hayretle yüzüne baktı.
“ Demek ki istenince değişebiliyormuş insan” diye fısıldadı istemsizce. Muavinin paketle birlikte eline tutuşturduğu poşeti gördü. İyilikte bu kadar hızlı olabilir miydi insan…

Bu düşünce yine midesini bulandırmıştı. Otogarın çıkışında ki banka attı kendini bir anda tükendiğini hissetti, elleri titriyordu. Her tarafı aşk ve küfür yazılı boyaları kazınmış bankın tahtalarına baktı. Bunu da mı iyilik için koydular ve iyilik için yazı. Poşetin ağzını açtığında kekler, birkaç mendil kolonyalı ve ağzı folyolanmış bir bardak su vardı.
Muavinin yüzü hala gülümsüyor olmalı mutluluktan, diye düşündü. Bunca sıradanlık bunca basit çabalar gülümseme ve iyilik için yeterli mi…

“Lanet olası muavin,” derken poşeti bankın üzerinde bırakarak yürümeye başladı tekrar. Her adımında biraz daha bastıran karanlıkta bir adım daha yok olmak istiyordu. Ellerini acıtan ipler epeyce canını yakmıştı, paketi yere bırakırken iplerin izi parmak kemiklerine kadar işlemişti.

Çantasının en dibindeki uğur dalını, batmaktan uyuştuğu sırtında hissetmiyordu artık. Son gittiği şehrin hapishanesinde yakalandığı hastalık bünyesini epeyce sarsmıştı, kısa sürede eski güçlü halinden epeyce uzaklaşmasına bünyesi nasıl izin vermişti.

Milano meydanı yakınlarındaki otoparkta Erol abi ile buluşacaktı, epeyce beklemişti gelmeyince işlerin ters gittiğini sezmişti. Limanda kendisini pusu kurup yakalayan İnterpol polislerine direnmemişti. Üzerindeki kirlerden arınmış saf ve temiz bir ruhla kapatıldığı zindandan Giovenni’nin yardımıyla özgürlüğüne kavuşmuştu.

Tanrılar kurban istediklerinde temiz eller operasyonunu başlatan ellerin ne kirli eller olduğunu onuruna verilen İtalyanların meşhur “ kedi yeme” ziyafetinde anlatmıştı Giovenni. Yasalar, hep arkasındaki karanlıklar tarafından üretilir… Ve o ziyafetten sonra hep midesi bulandı, her çirkinlik gördüğünde.

“Aptal, bi taksi bulsaydın ya diye hayıflanırken bunu neden yapmadığını anlatıyordu her adım atışta büyüyen sızıları.” Adım adım yaklaşırken mazisine adım adım yaşamak istiyordu, onu kendisinden koparan, yaşamdan nefret ettiren düşüncelerini beslediği eve adım adım gitmek istiyordu. Daha ne kadar canını yakabilirdi ki… Ne zaman terk etmişti, cimriliği ve kurnazlığıyla tanınan bu aptal şehri hatırlamaya çalıştı, yılların tozunu silemedi. İnsan, kendi göçüne zorlandığında yaşam; bir sürgün haline dönüşür, en tenha kalabalıkların ortasında bile zorlanır insan.

Babasından yaşama dair umut gelecekte yeşertecek tek bir sözcük duymamıştı. Asık ve yaşama yetişmenin huzursuzluğu kaplamış yüzünün kıvrımlarında güneşin yaktığı yanık teninden, akan terleri bile silmekte vazgeçerdi çoğu zaman. Hayalde olsa bir masal anlatmak bu kadar zor mu idi. Kız kardeşlerine fırfırlı etekler dikilmemişti hiç annesi ama, yamalı bayrama hazırlanmış giysilerinin temizliğindeki koku, bir baş okşaması sevgisiyle bütünleştiğinde tüm yüklerinden kurtulmanın çocuksu sevincine bırakırdı kendisini.

Hadi, dedi şehir. Seni kendime benzeteceğim, yoksa ayakta kalamazsın, diye bas bas bağırdı kaç kez…

Yeniden midesi bulanmaya başladı, yine muavinin mutluluk gülümsemesini görüyordu. Hayallerinden nefret ettiğini hatırlatıyordu sanrısal yansıması.

Yüksek duvarlarla çevrili şehrin en büyük parkı yine bakımsız ama hala ayakta duruyordu, tıpkı çocukluğu gibi… eve yaklaştığını anladı. Parktaki akasya ağaçlarının yerinde olduğunu görünce biraz rahatladı, midesini unuttu. Duvar boyu dışından birkaç adım attıktan sonra geriye dönüp geniş giriş yerinden parkın içine daldı, kimsecikler yoktu. Bu; içindeki duyguların daha belirginleşmesine fırsat veriyordu.

“Ah bir de şu aptal muavinin gülümsemesi olmasa her şey yoluna girecek gibiydi…”

Elinde taşıdığı paketin ileri geri, yukarı aşağı salınmaktan ipleri bir hayli gevşemiş, bu da taşımayı daha bir zor hale getirmişti. Gözü, dinlenebileceği hem de ipleri sıkıca bağlayabileceği uygun bir yer aradı. Geriye doğru baktı giriş kapısı kaybolalı epeyce olmuştu, anlaşılan parkın ortalarına biraz daha var, diye düşündü. Çünkü çocukluğunda bu parkın tam orta yerinde “maç yaptıklar” küçük açık bir alan vardı henüz orayı göremiyordu. Sola doğru dönüp ilerlemeye başladı çocukluğunda işlediği saf masum küçük kabahatlerin kaçışlarında sığındığı çalılıkların olduğu yere yöneldi.

Çalıları yerinde gördüğünde çocuksu bir sevinç kapladı içini, sevinmişti. Biraz bakımsız, kuru, kırılmış birkaç dal ve kadersel bir büyümenin getirdiği dağınıklık ve haraplaşma. Hepsi o kadardı… zamanın ve insanların ondan kopardıklarından kurtarabildikleri ayakta kalmasına yetmişti. “pasif direnme”

Omzundan çıkardığı askılı çantasını başının altına koydu, dizlerini kırıp karnının arasına yerleştirdiği paketin güvenliğini sağlamak istemişti. Ne de olsa çok iyi bildiği şehir kendisine yabancıydı.

“ Ah! İnsan…”

Hani olur ya… karnıyla dizi arasına sıkıştırdığı pakette kıymetli bir şeyleri bulmayı merak eden haramiler, insan kalıntıları saldırır mıydı uykusunda. Düşünceleri bulanıklaşırken, algılarının yükseltmekte zorlanıyordu. John Godey’ in zibidileri mi dönüyordu etrafında biraz daha derinlemesine kulak vermek için zorladı sessizliğe dikkat kesilen kulakları da yorulmuştu. Godey’in “kara mamba”sı ilk paketi açanı ısırmamış mıydı. Daha ne olduğunu bile anlayamadan ölüm nasıl da yakalamıştı onu.

Kötülüklerin şimşek hızıyla karşılık bulması neden insana bırakılmıştı. Elini uykuya dalmadan hemen önce uğur dalının sivri ucunda gezdirmiş, Erlik Tanrı’nın, Aldacı’ya ne zaman kendisi için buyurgan olacağını düşünmüştü, en azından bir haberci göndermesini umuyordu. Mabedi olmayan “atalarının” inancına dönmüştü…kendi yabancılığından kurtulmak için.

Dünyanın dört bir tarafında düzenlenen, uğruna insan yaşamlarının, bedel olarak ödendiği ölüm törenlerinde kendisinin Tanrılarını hiç görememişti, ruhlar aracılığıyla köprü olmanın, iyiliğe aracı olmanın bedeli bu olmamalıydı.
Tanrı, tüm işlerini kullarından habersiz, sessiz mi hallediyordu ki?

Tutulan sırtını rahatlatma kıpırdamasıyla yine hayalinde beliren muavinin gülümsemesi, yine midesini bulandırmaya yetmişti. Neden, nereden, nasıl ve niçin bindiğini hatırlamıyordu…bir anda kendini otobüsün koltuğunda bulmuştu.
Gözünü açtığında bulutların arasında bir görünüp bir kaybolan ayın geçişlerini izledi bir süre sonra çalılıktan gelen hışırtılara baktı. Bir kirpinin ilerleyişini gördü, alaca karanlığın tılsımlanmış törensel geçişinde. Kan bağı olmasa bile kas bağı, doku bağı olduğunu hatırladı, hayvani yönünü aldığı. Korkudan altını ıslatmalarının sonlanması için, akrabalarından bir kaçı zorlada olsa da kendisine yedirilmişti.

Ah! Şaman, dedi. Hatıralarımın uyanışında kirpilerin ruhu beni hep rahatsız etti.
Saate bakmak isteğiyle koluna baktı, ama saat yoktu. Uğrular mı uğradı uyuklarken sonra ayıkken Barselona limanında Katalan hırsızı ne çok kovalamıştı çakma Rolex’in peşinden koşarken.

Çöken serinlik ve havanın loşluğundan zamanı algılayamadı, sabah mı akşam mı anlayamadı. Sonra cebindeki bileti hatırladı hareket saati silinmişti…anlam veremedi sonra tarihe baktı sadece yıl vardı. Epeyce acıkmıştı, kek dolu poşeti otogarın çıkışındaki banka bıraktığına hayıflanırken yine gülümseyen yüzü belirdi muavinin.

“Hay lanet olası, günah üretmesi bronzi soyun çocuğu…yine mi sen.” Gerinerek göyüzne baktı sanırım sabah oluyor diye düşündü…çantasını sırtına atmadan evvel bir kez daha eliyle yokladı tılsımlı objeyi, rahatladı. Evlerinin bulunduğu sokağa gelince sessizlik çökmüş sokaktaki anılarını duymak için zorladı kendini.

Sonra içindeki “ya ölmüşse” duygusu daha ağır bastı, adımlarını hızlandırdığında tek katlı evin, yıkı duvarlarına tutunmak için zorlanan tahta kapısının önünde insan silüetlerinin giriş çıkışlarını görüyordu. Sırtındaki çantasını hızla çekip aldı yere bile bırakma gerği duymadan içine elini daldırdı. En alttaki uğur dalını hızla çekip çıkartırken üzerlik tohumlarından bir kısmı yere döküldü.

“ Ey Şaman! Bu büyük uğursuzluk…” İşlemediğim günahlar adına beni koru Tanrım! diye mırıldandı.

Çocukluğunda bir kamyon kasasının dokunmasıyla yana eğilmiş elektrik direği hala aynı şekilde duruyordu ve hala aynı isteksizlikle dibini aydınlatmaya çalışıyordu. Bir tabure büyüklüğündeki “cingi taş” bile ufak tefek kırılmalarla birlikte aynı yerinde, direğin tam dibinde duruyordu. Yorgunlukla birlikte midesindeki bulantılarda artmıştı, onca yol boyunca taşıdı paketi karnına bastırarak oturdu, çantasını da ayaklarının altına yerleştirmişti.

Elinde tuttuğu uğur dalı gevşeyen parmaklarından yere düştüğünde içeriden, derinlerden gelen Tanrı’ya dua ve yakarış metinlerinin ne anlatmaya çalıştığını anlamaya çalıştı son bir gayretle.

Ne garip, diye düşündü eve girip çıkanlar kendisini hiç fark etmemişti bile, oysa hepsini tanıyordu. Her geçişlerinde cılız lambanın oluşturduğu gölgelerin üzerine düşüşlerini ve törensel oynayışlarını izliyordu. Şaman ruhları mı çağırıyordu…
Derin bir nefes aldı. O korkunç soru kafasından bir kez daha geçmişti. Kim…

Kim, dedi. Kimin ölümüne geç kaldım ben… Dış kapının eşiğine konmuş olan ayakkabıya başını çevirdiğinde duymak istediğini görmüş olacaktı.

Boyasızlık ve bakımsızlıktan eğri büğrü hal almış, derileri yer yer soyulmuş, tozlanmış ayakkabıya bakıyordu. Bu bir erkek ayakkabısıydı…

Aman Tanrım, dedi. Bunu bana İtalyan zindanlarında Giovenni almıştı… Ve gülümseyen muavin yine karşısındaydı.

“ Haydi abi mola bitti kalkıyoruz.”

Beğen

Erlik Aldacı
Kayıt Tarihi:31 Ekim 2020 Cumartesi 17:13:31

MOLA BITTI KALKıYORUZ YAZISI'NA YORUM YAP
"Mola Bitti Kalkıyoruz" başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR

Okuduğunuz yorum yazar tarafından etkili yorum olarak seçilmiştir.
black_sky
6 Kasım 2020 Cuma 20:52:00
Üstat ne yaptin sen...harika tek kelimeyle...
Ben okurken dedim nasıl geç kaldım bu yazıya...
Uzun zamandır kafamı toparlayıp iki satır oluşayamazken, soluksuz okudum resmen..
Öyle akıcı ve kendine hapseden bir anlatı olmuş ki...ne denir ancak önünde saygıyla eğilinir....

Biraz geç kaldım affola...
Tekrar tekrar okunası...

Saygı ve selamlarimla her daim..
Eksik olmayın dilerim ve hep yazın lütfen..

2 cevap yazılmış Cevap Yaz


Erlik Aldacı Yazının sahibi 6 Kasım 2020 Cuma 21:35:13
Harika olan senin iyi niyetin, iyi ve samimi düşüncelerin. Bir kaç dostu görmek (okumak) için giriyorum deftere o kadar ve bir kesit yazıyorum "karma" forumununda.

Nitelikli insan nicelikleşemez bunu görüyorum sende, hep öyle kal...sevgiyle kal.
black_sky 6 Kasım 2020 Cuma 21:40:49
Üstat sen hep yakınlarda ol biz iyi kalırız.
Eksik olma dilerim başka ne olsun...
black_sky
1 Kasım 2020 Pazar 20:43:33
Üstat gezmeye kaptırıp yazıya hakkıyla gelemedim affola..ama sindire sindire okuyup tekrar geleceğim.
Saygılar ve selamlar bırakmak istedim.

1 cevap yazılmış Cevap Yaz


Erlik Aldacı Yazının sahibi 1 Kasım 2020 Pazar 21:00:29
Yazı bekler gezme beklemez...:)
İyi gezmeler diliyorum, zamanın keyfini çıkarmak güzel şey.
Hürmetler herkese selam.
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Edebiyatdefteri.com'u kullanarak Çerez Politikamızı kabul etmiş sayılırsınız.