Erlik Aldacı
3 şiiri ve 27 yazısı kayıtlı Takip Et

Cennet avcısı " kurt timi"



Cennet Avcısı



Bay Kim… Bölüm II “Kurt Timi”

“Burnunuzun dibinde gölgeler dolaşıyor, sizin haberiniz yok… bu nasıl bir “Kurt Timi”dir.”
Paylama mesajını aldıktan sonra peşlerine düştüler gölgelerin, izlerini Eruh’ta buldular, Şirvan üzerinden Pervari tarafına geçmişti gölgeler, ama Kurt Timi kokuyu almıştı bir kez, “hava kan kokuyordu, ölüm kokuyordu.”

Gece bulutlarla kaplanmıştı, yıldızlar arkalarına sinmiş, sessiz ve usulca onların bir çalılığın arkasında bekleyişini izliyorlardı. Aşağıdan Botan Çayı’nın gürül gürül akan suyunun sesi karşılama selamı verir gibiydi.

Bir temmuz akşamı ama hava soğuk mu soğuk, iliklerine kadar donduruyor insanı… yaz ortasının “gece ayazı”.
Gözleri çakmak çakmak iki bozkurt, yolun inişli kıvrımını gözlüyorlardı ve bir çift ışık parladı az sonra, bekledikleri işarette geldi üçüncü bozkurttan.

Yol ortasında, kafası yere eğik yerel giysiler içinde bir heykel gibi duruyordu, sol kolunu ileri uzatmış “dur” işareti veriyordu. Azrail… ancak bu kadar korkutucu olur idi.
“Lan bunlar Amerikalı, aradığımız misafirler” seslenişini duydu arkadan hayalet gibi yanlarına sokulan Kurt 2 nin.
Aracın önüne diz çöktürülmüş konuklara sabitledi bakışlarını atış pozisyonuna geçerek, far huzmelerinin ve diz çökmenin kaldırdığı tozlarla Şaman törenine çağrıyı çağrıştırdı zihni. Ay, hızlı geçiş yapan bulutlar arasında bir görünüp bir kaybolurken Şaman’ın kötü ruhları kovan boğuk sesli duasını duyuyordu. Ulu Ruh’ a minnettarlığını sunuyordu, şifacıların en ustasını buraya göndermesi için yalvarıyordu.

“Sir, dedi. Bunlar, Phantom Team"

Sol gözünü kapattığında kaşının hemen üzerinden başlayan, sol gözünü sıyırıp yanaklarına kadar inen derin yaranın, kapanmış olmasına rağmen hala sızısını duyuyordu. Erken gençliğinde Ankara’da bir sokak kavgasının anısıydı bu iz. Çankırı Caddesi’nin arka sokaklarında gecenin kör vaktinde yakalamıştı bela kendisini. İlk darbeleri almaya başlamıştı…

Bunlar profesyonel…

Sonra anlamıştı, kendisini buralara kadar sürükleyen kendi öyküsünü yazan “senaristler” olduğunu.

Vatan çağırıyorsa çağırma şekli önemli değil, diye düşündü. Sustu… Sır üstünü sırlarla kapladı ve üzerlerine çelik örüp, beton döktü. Ve hiçbir zaman bunun ağırlığını hissetmedi, vatana adadığı bedeninde…

Alnının bocuk boncuk terlediğini zannetti bu soğukta nasıl olur, diye düşündü. Bu imkansız… Terler göz çukurunun bittiği yerden ikiye ayrılmıştı, biri yarık izinden aşağıya doğru inerken, diğeri atış pozisyonu almış başının sol göz çukuruna doğru hareket etti. Kirpikleri seğirmeye başladı, tere göre fazla koyu kıvamlı, diye düşündü. Çok geçmeden burnunu kesif bir kan kokusu kapladı, dudağının kenarında sıcaklık hissetti, dilinin ucuyla yaladı.

Kan bulaşmıştı diline…ordan da dişine ve burnunda kan kokusu… ve çukuruna akan kan, sol gözünü bürümüştü. Kurumasına izin veremezdi, en güzel temizliği gözyaşı yapar idi. Ağlamak zorundaydı…acılarını hatırladı.

En acı anılarını düşünmeye zorladı kendini, tek tek üzerlerini eşelemeye başladı…

Tora Bora dağlarına gitti, Enver Paşa da oradaydı… Lakin yalnız değildiler, ikinci defa orada karşılaşmışlardı Amerikalılarla. İlkinde petrolün başında görmüştü onları, çöreklenen çıngıraklı engerek ne ki… gördüğü en tehlikeli canlıydı şu an karşısındaydı… Kuveyt’e gitmişti, vatan haini bir Komançi’nin peşine düşmüştü o yöre halkından biriyle. Çöl ortasında bir eğlencede raks edenleri izlerken gördü, nefret ve kuşku dolu bakışlarını yakalamıştı Amerikalı… hem izliyor hem de ne kadar aşağılıyordu kuklalarını hain gülümsemesi. Hem malına hem canına hem de namuslarına dokunuyorlardı…kolayca.

Misyon Tanrı göreviydi onlar için, öyle inandırıyorlardı kendilerini.
Cahillik de ihaneti pekiştiriyordu…
Ama gölge gibi izleyenlerde vardı onları, masal gibi bir vardı bir yoktu varlıkları, “Phanton Team”e çıkmıştı adları ne gören vardı ne bilen ne de duyan. Efsaneden ibaretlerdi…sadece Kurt 1 in “Hoca” lakaplı olduğunu biliyorlardı. Bilmeleri de gerekiyordu… Türklerde “hoca” öğreticidir, gurudur, Şaman’dır.

General Raşit Dostum ıslık çalmıştı gelmeleri için…”Türk soyu.”
Bunlar çok yabancıydı kan kokuyordu solukları, uzak amaçları için ölüm kusuyorlardı “kurtarıcıyız” dedikleri halklar için. Bir Özbek Türk’ü köyüne uğramışlardı.

“Bizler fakir insanlarız bayım. Çiftçilik ve hayvancılıktan başka bir şey bilmeyiz… Buraları Tanrı’nın unuttuğu yerlerdir ama bunlar hatırladı nedense, bilmeyiz… Süslü sözlere aklımız ermez, onlar şairler gibi söz söylüyorlardı, vaat de bulunuyorlardı ve işbirlikçileri bizi ikna edemediklerinde arkalarında duranlar bizleri tehdit etmeye başladılar.

“ Ne istiyorlardı sizden, ne dediler?”
“İhtiyacımız olmayan şeyler anlatıyorlardı bize, bazılarını ilk defa duyuyorduk. Biz Tanrı’nın verdikleriyle yetiniriz, dediğimizde “ Bunları da Tanrı gönderdi size” diye alaycılıkla gülüyorlardı. Bunun karşılığında kendilerine adaklar sunmamızı buyurdular, şairler öyle güzel sözlerle anlattılar ki bunu nerdeyse inanıyorduk onlara. Köyümüzden başka hiçbir yer görmemiş insan çoktu, bazılarına anlatılanlar cazip geldi ve bir vesvese onların içlerini kapladı, sonra istekler belirttiler, köyün karar vericilerine danıştık. Onlar, gerçeği kavrasınlar ve aynı zamanda baskıdan da kurtulmak için dediklerinin ilkini yaptık. Öyle zorda kaldık ki, onlara inanmış gözüktük ve hatta günahsız, saf, masum ve körpe olanımızdan seçtiğimizi sunduk onlara. İçimizden bir parça koptu ama olsun bilmediğimiz şeyleri öğretirler ona, diye umuyorduk.

“ Ne oldu?”

“Kirlettiler Tanrısal olanı kirli hale getirdiler ve önümüze bıraktılar, ruhunu sömürmüşler. Gözlerine baktık, tüm duyguları ölmüştü ve bu ölüş bizi de kirletmeye başladı. Bizi bu kirlenmeden siz kurtarırsınız, yalvarıyoruz yardım edin bize. Yoksa bir salgın haline dönüşecek bu."

Yardım etmek mi… paramparça cesetlerini gördü kadınların, çocukların, bebeklerin. Nasıl bir kader biçilmişti kendilerine ağlayamıyordu. Öfke biriktiriyordu içinde dağ gibi…

Lawrence, Bell ya da yeni versiyon diğerleri ne çok dertler açmışlardı Türkün başına.

İşte yine buradaydılar… Ama bu kez hem de alev alev parlayan gözlerinin tam karşısında duruyorlardı.

“Isırma zamanı…”

Arkasından güzel şeyler düşünmek istedi ama yoktu…hayal etti. Güzel kurgular oluşturmakta zorluk çekiyordu.

Valse davet eden elli tuttu, müziğin ritmine kendini kaptırdı. Kuğu gibi dans ediyorlardı. Damadın yanına yanaştı.
“Takı”m sözüm olsun, söz de kulağınıza küpe. Sakın, dedi. Kötülük üretmeyin…
Operanın koltuğuna sıkışmış bedenini hafifçe oynatarak gazını çıkarmaya çalıştı sessizce bay Z veya bayan Ç.

Yanına yanaştı biliyor musun yağ tulumu, dedi? Senin gazını çıkartmanı sağlayan benim…
Sere serpe uzanmış ablanın kara gözlükleri pek sükseliydi, dili “ simitçi kahveci gazozcu” yu söylüyordu, dudakları margaritasını yudumlarken. Isınmış bedeninde gölgeyi hissetti, gözlüklerini aralamış kendisine bakıyordu. “ Sapık mıdır nedir…”

“Abla!.. Senin burada sere serpe uzanmanı sağlayan, benim toprak üzerindeki uzanışlarım. Tanı, unutma beni...”

Başkalarının hayallerine ortak olmaktan vazgeçip kendi hayallerine yöneldi.
Cunda adasının sokaklarına hakim olan nergis çiçeğinin beyaz renkli hoş kokulu yayılmalarını, topraktan bozma çakır çukur olmuş daracık yolları, çevreleyen taş duvarların diplerinden fırlayan yonca çiçeklerinin ve aynı sefaların fosforlu iri, sarı çiçeklerine terk ediş dönemine gözleriyle tanıklık ediyordu. Yakında, yalancı orkideyle birlikte portakal çiçeklerinin hoş kokusu, tinsel duyguları kabartan huzura, rehavet çökmüş bedenlerini bırakacaklardı yalancı mutluluklarla, “hadi gelin” der gibi sağlı sollu mahzun öyküler ekilmiş bahçelerden el eder gibiydi evler.

Lakin fazla siyahdı…

Ne zor şeymiş hayal kurmak, deyip vazgeçti. İçindeki Şaman’a yöneldi.
“ Yardım et…”

Şaman Ayahuasca töreni müjdeliyordu kendisine…cennetteki Kızılnehir çocuklarının ölü bedenlerinin iyilik ruhlarına çağrı yapıyordu.

“Bozkurt’a yardım edin!...”
“Ne olur, dedi. Töreni hızlandır, zamanım yok… kapanıyorum.”

Komançi efendilerinden biri şehre gitmiş, düzenbazlık peşindeymiş “yakalayın.”
Yüksel Caddesi’nde “Kitap Okuyan Kadın” heykelinin yanına diz çökmüş çevreyi izliyordu çoktan. Slogan atan hırpani kılıklı yoldaşlara takıldı gözü, yerinden kalktı, en baştakilerin arasına sokuldu usulca, sol kolunu kaldırdı, gür bir sesle bağırmalarına eşlik etti.

“ Faşizme karşı!... Omuz omuza!” Yan yana dizilmiş kafeteryaların birinden bir sandalye kapıp üstüne çıktı, kalabalığı üstten net görüyordu. Sol kolunu olabildiğice kaldırdı yumruğunu sıkarak.
“ Yaşasın halkların kardeşliği!” elini zafer işaretine dönüştürdü, Yeniden bağırdı.
“ Faşizme karşı omuz omuza!...” Kalabalık seslenişine eşlik ederken Kurt 2 nin “ne yapıyosun sen” diyen gülümsemesine takıldı gözleri, işaretini gördü aynı zamanda “misafir… haneye gelmişti.”

Yoldaş, dedi baştaki sakallı olana “Ben olmasam sen bu sloganı atamazsın”…anlamsızca bakışını hissetti ardından.

Sakarya Caddesindeki çay ocağının kaldırımdan bozma bahçemsi yere geldiğinde işaretçiyi aradı gözleri, bölge halkından biriyle birlikte gelmişlerdi. Bilgiyi o vermiş o görmüştü misyoner “efendi”yi. Sekiz on kişi taburelerde oturmuş koyu sobetlerine, mini sehpalarda çay içmenin keyfini katıyorlardı. En sevdiği mekandı burası, uzun yılları Ankara’da geçmişti. Birlikte geldiği kişinin sardığı sigarasının yönüne baktı, kitap okuyan birini işaret ediyordu sarma sigaranın ucu.

“Tamam, anladım artık sen uzaklaş” işaretini verdi karşılık olarak. Genç bir çocuk araya girdi, belli ki üniversiteliydi, ayakta mini bir söyleve başladı, küçük kalabalığa.

Ah! Çocuk… çekil!
Sınırsızlıktan, soysuzluktan ve Tanrısızlıktan bahsediyordu. Kitap okuyan gülümsedi bu deyişlere misyon yüklüydü bu gülümsemeler…

Yarıda sözünü kesti.

Beşten fazlası yorar, diye düşünmüş olmalı Tanrı. Dört duyu algısı beşten iyidir… inan, eksik olan kapatır diğerinin açığını. Şayet altı olsaydı yargılayıp çoktan idam ederdi insanoğlu yaratıcıyı. Bir şeyi savunmuş olmak için savunmak, savunduğundan yarar sağlamak düşüncesidir. En azından bunu düşün ufaklık.”

“ Ama …”
Onlar sınırları çoktan kaldırdı, baksana keyif çıkarmanın ötesine geçmişler. Senin kurallarına bile uymuyor onlar kendi yasaları var çünkü. Sana ölüm ve zulüm düştü paylarından. Ama seni bu kaderinden başka bir yere kıpırdatmazlar inan.
“Bunlar gerici…”

“ Toz ol!.. ”

Bu diyalog gözden kaçmamıştı misyon ehlinin. Bakışlar her şeyi anlatıyordu, kitabı kapatıp bir an önce uzaklaşmak telaşına düşmesinden hemen önce mesajını vermişti gelecek ikinci misafire. “kaybol”
Ama kurt sürüsü bu havayı çok iyi bilir ve severdi. Paket tamamlandı ikili olarak ayrı ayrı…

Kaçıncı kez abdest tekrarlıyordu unuttu, hep aynı yerde takılıyordu zihni ve dudakları… Açık bıraktığı kapıdan ölümün ayak seslerini duyuyordu, bu sefer dikleşmeye gerek duymayan kulakları.

Ölüm basamakları usul usul çıkıyordu…

İnsanlar, biriktirerek oluşturdukları yapının yanlış dahi olsa yıkılmalarına izin vermezler, çünkü oluşturdukları bu yapı yaşadıklarının önemli bir parçasını, bedel olarak almıştır kendilerinden. Ayakta durabilmek için yanlış dahi olsa sahiplenmek zorundadırlar.

Politikacılar ve zenginler, kendi egemenliklerini devam ettirebilmek için halkı oyalamak için sundukları anlatımlara, kendileri de inanıyormuş gibi görünmek zorundadırlar. Hatta bu inanmanın eylemsel törenlerine dahi katılırlar. Bu katılmayı bile sömürme adına başka bir şeye dönüştürme özellikleri de vardır. Şatafattan sadece ışıltılar düşer halka… alkışladıkları.

Tamamıyla halka ait olan birey, sürü içindeki bir hayvan kadar bile değerli değildir, o kadar yani bir hayvan kadar bile eylemsel özgürlük alanına sahip değildir. Alanı yoktur, kaldı ki aslında içinde bulunduğu halkın da alanı yoktur, kendisi belirleyici de değildir hatta topluluğun planlama ve paylaşma yönüyle bir parçası da değildir. Böyle bir yetkisi yoktur.

Bunları fark etmek tehlikelidir, bu tehlike kendisini kültürel ve ekonomik olarak düzey yükselten “uyanık” bireylerden gelir. Bu bireyler yükselmelerinde yahut oyun dışı bırakılma durumlarında halka ait olan her türlü değerleri “ret” yoluna giderler. Bu davranış biçimi; kendilerince bir intikam biçimidir, çaresizliklerini ört bas etmeye yönelik.

Zavallı…

Düşünceleri uyuşuyordu, beyninin kendisini kapatması an meselesiydi. Kendini zorladı geçmişinden bir şeyler bulup sarılmak istedi, öfkesine.

Lanet olası şimdi değil, şimdi değil…şimdi hiç sırası değil. Auralı migreni vardı, başta basit ışık patlamaları oluşuyordu sol gözünde, daha sonra zikzaklı çizgilere bıraktı kendisini başına saplanan ağrı ile birlikte ve nihayet yarı görme kayıpları oluşmaya başlamışlardı aniden, bedeninin seğirmesi de eşlik ediyordu tüm bunlara.

O kadar ucuz satın almıştı ki bunları…
Bir sokak kadınını kurtarmak isterken sokak adamları, fena pataklamışlardı kendisini. Öldü zannedilip Mühye Köyü’nün terke dilmiş tuğla ocaklarından birine atılmıştı çöp gibi, çürümeye terk etmişlerdi onu, orada.

İlk ışık çakmasını kadının karşısına yara bere içinde dikildiğinde hissetmişti…
“Nerdeler!...” ve sonra kadına dönüp bağırdı.
“ Sen çok pahalısın, ucuz olan onlar!...ve ben.”
Olmadı, sıyrılamadı bulunduğu durumdan.

Kafa karışıklığı, beyin dalgalanmalarıma iyi gelir, diye düşündü. Beşeri kötülüğün kaynaklarından sıyrılıp kaçan ve kendime sığınan düşüncelerim… Sonra bir parça uyur, yatışır belki.

Genelin sıkıntısı, özelin bunaltısıyla birleşince “ruh” karamsarlığa daha yakın duruyor her ne kadar dirensek de. Her şeye rağmen…

Sağ gözünü aralamaya çalıştı farlar cılızlaşmaya başladığında Şaman bağırıyordu. “ezberle”
Sağ almış beş santim, on iki derece alt eğim…sol doksan yedi santim on derece üst eğim. Kalp atışlarını artık duymuyordu, soluğu da neredeyse kesilmişti.

Göz gitti…
Dokunma gitti…
Tat gitti…
Koku gitti…

Sadece kulak ve değerlendirme yetisi açıktı. Şaman kendisini yarı katelepsiye sokmuştu. Pombei’nin günahkar insanı değildi ama yarı taşlamıştı şu anda ruhu ve bedeni.

“Cehennemin dibine” demek zor geliyor bize, bencillik hiç işlenmemiş ki seciyemize, “vatan” karakterimiz olmuş.

Bir zamanlar gönüllü olarak cami temizlerdi, sabah çayını demler birkaç kişiden oluşan cemaati beklerdi. Belki de günahlarından arınmanın en temiz yoluydu bu, belki de Tanrı’ya yakın olma isteğinin getirdiği sokulganlık…günah çıkarma sahip olamadığı kirliliklerin bedeli, günahsızca.

Sadece bir şartı vardı imamdan.
“Amentüyü bana ezberleteceksin!…”
Olmadı…

Avludaki musalla taşının ortasına küçük bir kahvaltı sofrası hazırlardı. Sıcacık gülüşlerin arasında şu beton masadan kimleri gönderdiklerini ulviyete uygun espri ile karışık anlatır gülüşürlerdi, ama yüzünde hep bir maske vardı derin izler taşıyan.

Hep namaz hep niyaz olacak değil ya sonuçta biz de insanız…derlerdi. Ne olduysa oldu…bir soru neden bu kadar arayı açtı anlamadı. İmam efendi…
“En çok pamuğu kime tıkadın?”
Halka mı…

Bu; musallada yatan ölümlülerin sıradan basit bir sorusuydu…hele ki sorgulamak mı…asla. Cevapsız kalmasına öfkelenmişti, imamı kan revan içinde yatırıp musalla taşına…

” Hani ulan bana amentüyü öğretecektin?” son sözü olmuştu ayrılırken, yine yenik düşmüştü enerjisini aldığı öfkesine.

Kulakları, şifreli yürüyüşle kendilerine yaklaşan Kurt ! in ayak seslerini duyuyordu. Görüşebleceği tepeden dönüyordu.
“Free” diye bağırdı Kurt 1. İçinden saymaya başladı Kurt üç yani kendisi. Ve on… Kurt 1 in ikici seslenişini duydu.
“Sir” Üç ıslık sesi peşpeşe…gözünü açtı cesetler üst üste yığıldığını gördü rahatladı. Tüfeği namlunun ucundan sürükleyek onlara doğru gidiyordu adım adım, yorgundu.

Diz çötü yanı başlarına hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı…her zamanki töreniydi . Cestlerin gözlerini kapatıp başlarını göğsüne dayadı. Ulumaya benzer ağlayışı göğe yükseliyordu. Birden durdu…elebaşı olana.

“ Size ağlamıyorum…Tanrı, kulağıma. Ben dünyaya sen buraya gönderiyorsun, diye fısıldıyor. Ona ağlıyorum…
Kurt 1 in sözüyle irkildi… İnsiyatif kullandık. “İhanet var.”

Üç parmağının tersi ile ensesini mesh ediyordu vazgeçmişti amentüden…bildiğini yapıyordu. Ayak sesleri kesilmiş dört çift göz kendisine bakıyordu, karanlığın içinden. “Kozmik ihanet” tam da karsısında duruyordu.

Göz göze geldiler…”tamam” işaretini alınca rahatlık hissetti. İki rekat “ölüm namazı” kılacaktı.
Büyük kozmik yolculuk…

Anasından kalan tek miras namazlası (seccade) serililiydi. Namazı tamamladı, dua oturuşu, Buda’nın “Büyük Oturuş”undan daha anlamlıydı. Elini yüzüne sürüp çenesinden ayrıldığında ciğerlerindeki nefesin tamamını verdi, gözlerini kapatırken.

Ölümün elini çabuk tutmasını istiyordu, can yakılması değil “eğlence” olmak istemiyordu. Çizgi gibi bir ağrı hissetti boynunda, bu boynuna dolanan çelik telin sızısıydı. Sonra çocuğu gördü seslendi. İlginç diye düşündü…
“Bak gördün mü sınırları kaldırıyorlar…”

Kalan az miktardaki nefesini tutuyordu, hayal meyal bir kadın onu çağırıyordu.
“Korkma gel…” Önünde her taraftan alevler fışkıran dar bir boru vardı. Şaman başını göğe yükseltmiş, şarkısına başlamıştı onu çağıran, Ayahuasca törenine çoktan başlamıştı. Önce…
Cehennemi gösteriyordu. Derilerinin gerildiğini hissetti, sıcaklık her yanını sarıyordu. Şaman’a baktı.

“ Korkma, dedi. Ruh kurtuldu…”
Şah damalarındaki basıncı hissetti, şişmişti. Gözlerini açtı, Amerikalıya bakıyordu. Sonra geriye doğru devrildi. Karanlık basmıştı…

Sonsuzluk düzleminde ilerliyordu, öyle hafiflemişti ki saf ve arınmış olarak. Kendisine papatya töreni hazırlanıyordu, kabul edilmişlere özgü. Ama zaman ve mekanda egemen olanlardan farklı olarak.

Şah damarı yoklandı…”bitik” işareti verilince ikincisine geçildi, bir şırınga dolusu kimyasal ölmüş bedenine giriyordu.

Sonra sürüklenirken ruhu bedeninden son bağını da koparmıştı. Banyoya götürüldü, şakağından incecik bir kan sızmasına yol açtı “sinek mermi”. Üçüncü intikam da tamamlandı. Aşağı indi gölgeler…

Bu “four” ölüm, four incil, dedi elebaşı. Elindeki cihazın düğmesine dokunduğunda son kattan patlama sesiyle birlikte alevler yükseldi. Karanlıkta kaybolmanın ve intikamı almanın huzurunu yaşıyorlardı. Lakin…

Karanlıkta beliren bir çift genç kurt gözü onları izliyordu, titreyerek… “ayaz titremesi”

Devamı…
Diğer öyküde.
Cennet Avcısı “ Kızılnehrin Çocukları”

Kerim Kırca’ya rahmet ve saygıyla…


Beğen

Erlik Aldacı
Kayıt Tarihi:12 Temmuz 2020 Pazar 16:02:43

CENNET AVCıSı " KURT TIMI" YAZISI'NA YORUM YAP
"Cennet Avcısı " Kurt Timi"" başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR

Okuduğunuz yorum yazar tarafından etkili yorum olarak seçilmiştir.
black_sky
13 Temmuz 2020 Pazartesi 19:37:47
Yıllarca oncelerde sürünerek tanrıyı arayan insanları gördüm nihayet bulunca tanrının onlardan bekledikleri şeyleri yapmak istemeyen o insanların karanlık odalarda şeytani yaratmasına şahit oldum...

Yine aynı insanların zaman içerisinde sevgi denilen şeyden daha çok korkunun güce giden asıl yol olduğunu keşfedip tanrıyı kirletip şeytani nasil yükselttiğini izledim...

Affetmek acizlikti onlara göre ceza kontrole giden tek yol..nasilsa tövbe etme hakkı vardı akılarında eline odunu alıp ateş-i iyice körüklenen izledim...

Mazlumu gördüm ama zaten kimsenin umurunda değildi bir şey yapamadım...

Insan gördüm aynı anda evrenin her bir köşesine zihniyle erişen, insan gördüm gözünün onundekine körleşen....

Aynaya baktım kendimden utandım..


Neden bilmem ben bu öyküde sanki her şeyi gördüm...nasil bir kalemdir dedim donanmış ilahi bir kudret önünde saygıyla eğildim..

Ve en yükseğinden bir ıslık çaldım....

Tebrikler dedim..

2 cevap yazılmış Cevap Yaz


Erlik Aldacı Yazının sahibi 13 Temmuz 2020 Pazartesi 20:00:46
Ben şu soruyu sordum cesurca...Adem'in isırığından bana ne?

O sakflikta hiç günah yokken işlemiş "suc"eylemi üretirken koskoca peygamber. Bense bunca birikmuş kirlilik içinde inisiye yetkilerinden bile yoksun hatta habersiz...en aşağı itilmiş, sömürülmüş, kısıtlanmış... Günah işlemek mi... Hıh ! Üzerimde ne günahlar işlendi.

Masumken nice kötü niyetlere hedef ve edilgen olmuş bir beden ve yaşam. Bir ruhum kalmış sağlam ama bulanık gören seni ey Tanrım!

Hadi ne duruyorsun... bu cehennemden çıkarıp yeni bir cehenneme mi koyacaksın.

Öyleyse; ben yokum...

Sevindirdin.
black_sky 13 Temmuz 2020 Pazartesi 20:21:11
Geciktim ama defalarca dolandım buralarda zihin parçalı bulutlu sanki bu aralar...toparlayip yazmak biraz uzun sürdü affola..

Cesurca ama bir o kadar gerekli bir soru..o ilk ısırıktan, o kaburga kemiğine baskılanmış yaradılıştan bana ne...karanlık içimdeyse ilk tohumu ben atmadım...elimde kalan büyüdükçe erişebildiğim yerlerini dağıtmak..karanlığımdan değil onu yok saymaktan, mış gibi olmaktan korktum...

Asıl iğrendiğim de bu...olmadıkları şekle bürünmeye çalışanlar...

Bu insan değil diyip duruyorum genelde ama düşündüm belki de insan olmak tam da böyle bir şey...

Isırılmış bir elma kadar erdemi yüklenmiş...sineksiz bakkalın sineği olunca da kendini dükkanın sahibi bellemiş..tanrıyı bile kendi işine gelen hikayelere gizlemiş...
E böyle olunca da kendisiyle senli benli sohbetler daha mantikli geliyor bana...

Şu ana kadar bir yıldırım düşmedi ama bakalım belli olmaz;)

Konsantre Karanlık Madde
13 Temmuz 2020 Pazartesi 18:14:43
''Uzaklara kurdun gözüyle
baktım ve gördüm!
Yanıldığımı gördüm!
Yalnızlığımı gördüm!
Yalnızlıkları gördüm!
Şeytanın kaçarken bıraktığı o siyah pelerini gördüm ve şimdi bu kahvehanede, ateşçinin nargilenin korunun üzerine bir şeyler koyduğunu gördüm.''

Metin Kaçan/ Yok mu Bi'şey?

Cevap Yaz
Konsantre Karanlık Madde
12 Temmuz 2020 Pazar 19:45:01
Belki bencilce, bilmiyorum. Yine de şu ''Genç Kurt'' neler yapacak, çok merak ediyorum.

Özlüyorum yazılarını. Özletme, ne kendini ne de yazılarını...

3 cevap yazılmış Cevap Yaz


Bir Dünyevî 12 Temmuz 2020 Pazar 20:51:42
ıslık.
Erlik Aldacı Yazının sahibi 12 Temmuz 2020 Pazar 21:07:37
İnan ne bilgisayarda ne de zihnimde bir şey yok...Kimbilir belki belleğimde saklıdır. Dünyevi ıslık çaldı...sen çal.
İkinizde kalın sağlıcakla.
Konsantre Karanlık Madde 13 Temmuz 2020 Pazartesi 18:11:57
Fiyuuuuuuuuuuuuuvv fiyuvvvtttTTTT...
n.asım
12 Temmuz 2020 Pazar 18:38:05
Bozkurtların ölümü,kurt timi,bazı yedi, bazı on bir kişi,,
unutmayın demişti birisi,bilmem oyunda oynaşta olanlardan,hatırlayan var mı ki,,dağın kanunu, pusuda ki conisi, ayini,ve kurt töresi,,
albaya,rahmet ve saygıyla…

1 cevap yazılmış Cevap Yaz


Erlik Aldacı Yazının sahibi 12 Temmuz 2020 Pazar 21:08:57
Teşekkür ederim dost yazarım. Sizi görmek mutluluk verici...
Bir Dünyevî
12 Temmuz 2020 Pazar 17:53:31
duyularım mahvoldu. iki yazı üst üste zor geldi. vurdu, giydirdi, yordu, acıttı zihnimi.
hani olur ya su üstüne güneş şıkları düşer, dalganın mahretiyle farklı yerlerden yıldız parlaması görür gözler, zihin de öyleydi bu yazıda.
bunalttı sıcak. ter düştü güneşe kaç kara leke kayboldu kızıl kurt'un kürkünde. kaç yara sarıldı. kaç yara kanıyor..

zor yazıydı.. çok vurdu.. çok anlattı.
abim, kalemine sağlık.

2 cevap yazılmış Cevap Yaz


Bir Dünyevî 12 Temmuz 2020 Pazar 17:54:20
iki harf eksiği gördüm lakin bu yazıda rahatsızlık vermedi.
Erlik Aldacı Yazının sahibi 12 Temmuz 2020 Pazar 21:15:02
Susmak durmak değildir, erdemdir. Sabır çaresizlik değil, zamana olgunlasmaktir. Birikimli dostları, kardeşleri görmek ayrı bir keyif verici...

Islığını duymadım sanma. Şükür kulağımız hala iyi...

Sağol dostum ve kardeşim...
Konsantre Karanlık Madde
12 Temmuz 2020 Pazar 17:25:58
''Boynuna o yeşil fuları sarma çocuk.............. kaybolursun''

diye yazar mıydı hiç bilseydi böyle olacağını İlhan? İyi etmiş ama, hep birlikte yoldaşlarına söyletiyor BİR ağızdan. ''Yoldaş''ların hep bir ağızdan andığı o rengi sahiplenen yiğit, ararmış önden haini ''2 gün sonra gelip seni öldüreceğim...'' 48 saat de 49 olmazmış, dakikmiş rahmetli...

Kaybolmaktan korksaydı o çocuk, değdirir miydi tek tüyüne o yeşil boyayı? Sabah da Beyaz bir sedan Toros park etmişti yanıma yöreme,biraz eski, biraz dökük ama hala kurt gibi bakıyor... Şöyle temizinden bir tane, benzinlisinden almak var artık hayallerimde. Garajımda dursun, ara sıra parlatıp izleyeyim istiyorum şöyle. Ayda yılda bir binmek de nasip olur belki? İyi de,,, bana ne oldu böyle be Abi?

O Ulus civarında da var bir şeyler hani... Nedense kurtların dişine kan deyip duruyor oralarda. Sonra tut tutabilirsen, arsızdır ''Canis Lupus familary...'' İyi bilirim. Nankör değildir kedi gibi. Ailesine düşkün, sürüsüne düşkündür, yeter ki yalnız gezmesin. Adayacağı bir ailesi olsun kendini. Korkutmaz ölüm bu familyayı...

-Yarasız kurt olmaz, demiş miydim?

Öfkesi yarasından değildir yine de...

Yara kapanır, öfkesi yaradan daha derin bir yerlerden.

1 cevap yazılmış Cevap Yaz


Erlik Aldacı Yazının sahibi 12 Temmuz 2020 Pazar 21:16:23
Diyeceğini demişsin anladı bu yürek.
Eyvallah....
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Edebiyatdefteri.com'u kullanarak Çerez Politikamızı kabul etmiş sayılırsınız.