BayBuhar
0 şiiri ve 66 yazısı kayıtlı Takip Et

Yedi değil on iki



Yedi Değil On iki

“Tanrı “yedi”ye gizem mi yükledi. Kutsal sayısı mı oldu insanlığın. Yediye o kadar çok kutsallık yüklediler ki hangi birini anlatayım.”
“Üf!...yine bu gece sırların üstünde herhalde. Sen anlat ben resmini çizeyim istersen.”

“Yok bay Ressam bu gece senden hedef tahtası çizmeni istiyorum.”
“Anlamadım neden?”
“Biz de on ikiye bölelim tüm varoluşu. Ve hepsini ayrı renklere boya. Kaderleri farklı olsun böylece…”

“Ne yapmak istiyorsun hala anlamış değilim…”
“İnsanların kaderini sen istediğin gibi sırala birden on ikiye kadar.”
“Tamam onu anladım ama bu çok acımasızca bir iş.”
“Ve verdiğin sayı kadar önemli olacaklar, kaderlerini de çiziyorsun bunu unutma.”
“İnsan insana kader mi çizermiş? Ya sonra…”
“Sen çiz hele…”

“Böyle iyi mi…”
“Hım…dairesel değil ha. Kapalı eğriler çizmek fena fikir değil, böylesi daha iyi şimdi de boya bakalım, yaşamlarını renklendir insanların, ne kadar başarılı olacaksın anlayacağız.”

İnsanlar inanmayı neden yaparlar bilgiye neden inanırlar ki. Gerçek; öğrendiğiniz bilgiye göre mi şekillenir. Çevremizdeki nesneler ya da objeler bize almamız gereken kendi bilgilerini içlerinde barındırırlar, bunlar çok geniş kaynaklardır. İnsan, ona çeşitli yollarla ulaşır ve sorularını sorar. Bu soruların karşılıkları bazen kesin bilgilerdir, bazen de insan kendi zihninde biriktirdiğine göre değişir, aldıkları muğlaklaşır, bulanıklaşır. İnsan bir başkasının kısa ya da uzun süreç içinde ürettikleri bilgilere de ulaşır, gerçeği kendisinde, kendisine göre şekillendirmek için.

Bilge, insiye veya elçilere inanmayı istemek için çoktan hazırdır ama şu soruyu asla kendisine sormaz.
“Hadi beni gerçekten kendine inandır.”

Bu insanlar, insan ve insanlık için büyük şeyler vaat ederler; sonsuzluk, ödül, cezasızlık, mutluluk, adalet… Bunu da Tanrı adına yaparlar çoğu zaman ama kimse kuşkulanmaz. Tanrı size bu görevi “neden ve nasıl” verdi diye sorgulamazlar, çoğunluğun yanılabileceğini düşünmezler onların inandığı gibi inanırlar, hazıra konmayı tercih ederler. Unutmayın!

Tanrı cahilleri sevmez…

Sizden “iman” etmenizi isterler, içinde bulunduğunuz yaşantınıza boyun eğin, derler, sadıklardan olun ve susun!... Size akıl veren Tanrı sizden bunları mı ister gerçekten.

Yoksa denge ve adaleti sağlayın mı der acaba?... Ey fatalistler, kör kaderciler! Sizlerden de nefret ediyorum. Siz evrenin en cahillerisiniz…

“Ve Tanrı oturur sizi izler…”

“Hey Ressam! Bana laf yetiştireceğine sen işini yapsana.”

“Bu gece bir tuhafsın, vaazın da öyle… yoksa Sidarta gibi özlemi özlemekten uzaklaşmaya çalışmak zor mu gelecek sana.”
“Bu işi ne zaman bitirirsin?
“ Yedi gün.”
“Hı…Sen benimle alay mı ediyorsun?”
“Evet.”

“Varlığın ontolojik nedeni varlığın zorunlu, edilgen ve bilinçsiz uygunluğudur. İşte bu nedenledir ki her mümkün varlık oluşuna teslim içindedir. Bunu yansıtabilir misin yaptığına…”

“Hı..hı merak etme sen, hem de en alasını. Bana da bir çay doldursana…”
“Şunu anlatayım da sonra doldururum.”
“Nevyork Metrosunda geçiyor olay...”
“New York demek istedin herhalde.”
“Ukalalaşma Ressam sen işini yap.”
“Tamam canım kızma anlat.”

“Metro durağa yanaştığında en son iri yarı kasketli bir adam biner, içeriye bir göz dahi atmadan kapıya yüzü dönük ayakta durur bakışlarını yere eğer, oysa boş yer vardır ama ayakta durmayı tercih eder. Birinden kaçar sanki tanınmak istemez gibi. İlk bindiği anda vagondakilerin tümü görmüştür bu garip kılıklı iri ayrı adamı, hatta sağ kaşının altından elmacık kemiğinin altına kadar inen belirgin yara izini de görmüştür hepsi.

Ve bir çocuğun bakışları hep adamın üzerindedir diğerlerinin bakışlarını kaçırmasının aksine. Admda fark etmiştir bu durumu bir çocuğa bakar bir anasına. Kadın çocuğunun dikkatini başka yere çekmek istemesine karşın diretir çocuk adamı adam akıllı süzer. Sonra tam karşısındaki adamın okuduğu gazeteye takılır gözü. “aranmakta ve tehlikelidir”.

Vagondakilerde çoktan bunu bilmektedirler çünkü hepsinin elinde gazete ve istasyonda ara ara asılan afişleri görmüşlerdir.
Metrodan anons duyulur “Kitty Genovese İstasyonu”. Vagonun çoğu bu istasyonda boşalır her zaman ama kimse inecek cesareti bulamaz, gönüllü olarak rehin alınmış hissetmektedirler kendilerini.

Çocuk bağırır.
“ Anne bu adam aranıyor!”
Adam bakışlarını omzunun üzerinden önce çocuğa yöneltir sonra tüm yolcuları süzer, sanki orada değillerdir ya da kendisinin hiç farkında olmadıkları mesajını vermeye çalışıyorlardır sessizce. Tren yeniden hareket eder.

Bir sonraki istasyona kadar çocuk birkaç kez daha bağırır ve tüm yolcuların rahatsız edici bakışları çocuk ve annesi üzerinde yoğunlaşır.
“ Sustur şunu kahrolası” sesiz çığlıktır bu, yaşamlarının riske edilmesini istemedikleri belki de çocuğa dua ya da bir yakarıştır çaresizlikle.
Trendeki anons sondan bir önceki Stockholm durağına yaklaştıklarını söyler. Ve adam inmek için hareketlenirken yolculara yeniden göz gezdirir. Gözlerde kendisine sevgi değil nefreti görmektedir.
“Sakın ha peşimden inelim demeyin” bakışıyla karşılık verir. Adam hızlı adımlarla çıkışın gösterildiği ok yönüne doğru hareket eder. Yolcular, yaşama tutunmuş tutsaklıklarının rahatlamışlığını hissederler. Çocuk bir kez daha bağırır.
“ O adam aranıyor.” Annesi susturmak için eliyle ağzını kapatırken uzaktan adamın bakışlarını hisseder, yolcular hep birden bağırır.

“ Sustur şu çocuğu kadın! “Pis Siyahi”nin geri dönüp hepimizi öldürmesini mi istiyorsun.” Tren yavaş yavaş hareket etmeye yakınken çocuk annesinin elinden kurtulur “ O siyahi değil beyaz” diye bağırır insanlara, kapanmakta olan kapıdan çıkmayı başarır ve tren hızını alarak hareket eder çocuğun adamın arkasında bağırışı duyulur.

“ Hey baksana bana.” Adam geriye döner yüzü korkunçtur, adamın konuşmasına fırsat vermez çocuk.
“Senin içindeki aranıyor yakalasana onu.”

“İyi de ne alakası var konumuzla bu anlattıklarının.”
“Benim tarzım bu.”
“Nasıl yani benimle alay mı ediyorsun?”
“Evet.”
“Ama merak ettim öyküyü uzatsaydın çocuğun sonu nasıl olurdu.”
“Uzatmama gerek yok olay gerçek oldu zaten.”
“ Anlamadım… sen gerçek bir öykü mü anlattın. Peki çocuğa ne oldu?”
“Öldü.”
“Adam mı öldürdü?”
“Yok toplum.”

“Lanet pisliğin tekisin sen hadi çayımı getir artık.”
“ Ha dostum renklerine öyle bir şüphe kat ki “aklın” o şüphenin arkasından geldiğini sansın insanlar. Ha…kedilerin öyküsünü de anlatayım mı?”

“ İlk doğunca gözler kapalı komünist, gözleri açılınca sosyalist, palazlanınca demokrat, semizleşince kapitalist, sonrası damdan dama gezen özgür mart kedisi liberal …”

“Anlaşıldı ben çay getireyim.”

“O…çok güzel olmuş renkler peki nasıl yerleştirdin insanları?”

“İstersen açıklamadan önce buna benzer daha önceden kurguladığım bir öykümü anlattıktan sonra sana açıklayayım.”
“Ressamlıktan sonra da yazarlık diyorsun yani ne de olsa yazgı, yazıların en büyüğüdür, hadi anlat dinliyorum.”

Anadolu’nun bozkırlarında savrulan saman artıklarının, amele yanığı suratımın terlerine yapışmasından, elimin tersiyle kurtulma isteğimin tepkisini hala yaşıyorum. Cahilbaz öğütlerin huzursuzluğundan sıkkınlığımı hatırlıyorum. Onun için ben hiç köyümü özlemedim, hep nefret ettim. Köyümün uzaklarındaki tepelerin ötesinde, dünyalar olduğunu öğrendiğimde Erciyes’e daldı gözlerim. Azametli ve muhteşem… Coğrafya atlasından ülkemi ezberledim, gidemediğim köşelerinin adlarını ve boyanmış renklerini hayranlıkla seyrettim. Ve sonra anladım ki yedi katlı bir mahallenin ufacık bir odasındayım.

Bu Mahalle’nin altında kan var, üstünde gözyaşı…onun üstüne oturtulmuş pırıltılı taht üzerinde tek dişi kalmış bir canavar, modernizm…

Özgür Köleler

Bu mahallenin dibinde Özgür Köleler oturur. Aydınlıkla tanışmamış bedenleri simsiyahtır. Amele pazarından toplanmış gündelikçilerin ürküntülüğü fark edersiniz, götürüldükleri öbür mahallelerde. Ne bulurlarsa onu yerler. Klanvari yaşantılarında, kabile reisliğiyle yönetildiklerini zannederler. Hayvanat parkına dönüştürülmüş doğal ortamlarında geleceğe saklanırlar ölüm taciri Sam Amca’nın torunlarına.

Bazen de denektir laboratuarında… Sirklerinde gösteri hayvanı, sapıklıklarına seks objesidirler.

Bunlara ilk bu “özgürlüğü” veren Avrupa’nın beyaz adamıydı… Bu özgürlüğün bile bedelini isterler hala utanmadan siyah kaderlerden.

“Adamın biri ölmüş, ölmüş amma duruşu garip mi garip, bir eli kalbinin üstünde diğeri mahrem yerinde. İmam yorumlamış, “Borcu çok muydu bunun ?” “Hee!” demişler dört bir yandan. İmam mahrem yerindeki elini göstermiş mevtanın.” Nah alırsınız” diyor rahmetli.”

“Ey Ölüm! Ne güzel şeysin sen,” diye dua eder bunlar.

Farkındasızlıklarıyla, düşünmenin acısını çekmediklerinden kim bilir belki de şanslıdırlar. Açlık, ölüm, sefaletle koyun koyuna yatarlar. Başlarındaki toprak baronları bile terk etmiştir onları, emperye edilmişe bir çanak yal vereceğe ne gerek var ki. Var olmanın dayanılmaz acısını yaşadıklarını da sanmayın sakın. Onların hala kikirdeyecek güçleri var içten içe…

“Kral ferman yaymış dört bir yana, sakın ola satıcı-ı seyyare dolaşmasın ortalıkta. Kuzum şaşırmış bir kere, bangır bangır bağırır fındıııık! diye ortalık yerde. Üstelik cami duvarı misali kral sokağında. Bu ne cüret demiş hazretleri, tıkın fındıkları apış arasının kaba yerine. Eylem subute ererken kikirdeyip dururmuş bizimki, hazret-i muazzam kudretinden hırsla köpürmüş. Ula bu ne kingirdeyip durur parçay-ı deyyuse. Bizimki boynunu bükmüş, kral hazretleri demiş, arkamdan kabakçı geliyor da ona kingirderim.”

Arap Uşakları

Onların oturdukları yerde gerçekte petrol değil kan fışkırır topraklarından, esaretlerini kendileri üretirler bunlar. Kuzenleri David gibi kafası çalışmaz bunların… iki “yalelli”ye analarını bile satarlar.

Babaları kendisine katların en şatafatlı köşelerini yaptırmıştır. Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın derken Sam Amcanın koltuğunun altındadır kelleleri.

Parayutucular, ne var ne yok talan etmeye başladılar buralarda. Sam Amca, sığır çobanı 1.oğlan Puşt’u pek tutmadı başında.

Kazanova akıllı oğlanına teslim etti kasayı. Kışın gidişine puştun gülüşüne inanma misali yumuşak dikeni oynadı bu mahallede. Gülen Kazanova, Sam Amca’nında yüzünü güldürdü. Tüm mahalleli acınak hallerine gülerek oynayarak onları seyrettiler.

Mahalleyi saran “kırık tutma” dedikodulardan dolayı tahtı bıraktığını sandılar Kazanova oğlanın. Oysa Parayutucular hiç doymuyorlardı, memnun değildi hallerinden.

Sam Amca, Parayutucuların yancığı “Canım İsterse Alırım”cılardan iyi bir oğlan bulmalarını istedi. Sonunda CİA’cılar “Bili di Kit” edasıyla ortalıkta gezinen ay küsü düşük zeka özürlü sığır çobanı 2. oğlanı Sam Amca”nın sarayına getirdiler. Sığır çobanı 2. oğlan parayutucuların ışıldayan gözlerine baktı. Koyu karanlıkların odalarında inzivaya çekildiler. Şapşal tam istediğimiz gibi dediler.

Bir gün Sam Amca’nın sarayından içeri irice bir taş atıldı. Camlarını şangır şungur aşağıya indirdi.

Sam Amca’nın kafası kan revan içindeydi, evinin en güzel köşesine koyduğu o güzelim paha biçilemez ince uzun iki Japon vazosu da tuz buz olmuştu.

CİA’cılar Sam Amca’yı hemen evin çatısına çıkardılar, şaşkınlığın ardından sokağa baktığında kimsecikler yoktu. Canı çok fena yanmıştı, büyüttükleri çocuk bu sefer kendilerini taşlamıştı. Ama suçu mahallelinin üstüne attılar. Mahalle’de buna kim cesaret edebilirdi ki. Sam Amca’nın öfkeli bakışlarını üzerinde hisseden mahalleli “Valla ben yapmadım.” edasıyla Sam Amca’ya Iraklı Sado’yu işmar ettiler.

Sığır çobanı, Sado’nun elinde gaz bombası gördüğünü söyledi. Sado,Yerleşmiş Milletler’e “Sığır yalan söylüyor, inanmazsanız gelin üstümü arayın.” dedi. Yerleşmiş Milletler de biliyordu ki, böyle bir şey yoktu ama ikinci oğlanın ’’gönlü hoş olsun’’ diye gidip aradılar Sado’yu.

Bir şey çıkmadı üzerinden. İkinci oğlan inat etti “Koklayın bakın, gaz kokusu geliyor buraya.” dedi. “Akşam acılı kurufasulye yemiş, onun kokusudur.” dedi Yerleşmiş Milletler.

“Ben anlamam.” dedi. Sığır çobanı 2. oğlan savaş çığlıkları atarak “Gaz, gazdır.” Ondan teyyare de yapar, savaş da çıkarır bu.
Parayutucular gözleri ışıldayarak yine çöreklendiler asma bahçelerine Babil’in, hem üzümünü yediler hem de bağcıyı öldürdüler…

Buranın az bi uzak doğusunda çekik gözlüler oturur. Karınca misali çalışıp dururlar. Bu katın en kalabalık ailesi Tang Tung’lardır. Teneke eşyalar yapıp satarlar, bunlarla dünyaya hükmedeceğini zannederler. Kısık kısık bakarken az buz sömürüyü de öğrendiler ha… gelelim kuralım. “gel beraber yiyelim yapacağımız börekleri”ayağıyla yayılmacılığa da başladılar uyurgezer ayaklarına yatarak. Geçmişte Kızıl İgor’la sonradan olma akrabalıkları vardı, hem hısım hem de hasımdılar.

Kızıllıkları sonradan oluşma hafif kızarık bir yönetimle yönetilirler. Zaman zaman Sam Amca’ya saygısızlıkları olsa da Sam Amca şimdilik arı kovanına çomak istemez. O kadar kalabalıklardır ki, acaba bunlar aynı anda zıplarlarsa mahalleyi yerle bir edebilirler mi paranoyasının hesabını bile yapmıştır Sam amca, e… bu kadar ince hesabın kalın da faturası olacaktır elbette. Sam amca bu faturayı kesecek ama yeri ve zamanının gelmediğini düşünmektedir. Hem Sam Amca’nın şimdilik birazda işi düşmektedir bunlara.

Yanı başlarındaki aile Hiroşima Nagazaki’dir. Ar-ge çalışmaları ve teknik servis işiyle iştigal ederler. Sam Amca koymuştur onların adlarını, acı bir anısı vardır adlarının. Şimdilik unutmuş gibi görünürler ama içten içe diş bilerler tıpkı Heil Hans’lar gibi. Sam Amca’nın kendilerini gözetlemelerinden asla kaçamazlar. Acı vardır gülen yüzlerindeki çekik tebessümlerinde.

Çekik Gözlüler katının batı yakasında mistik miskinler ve yapay keltoşlar ailesi oturur. Onlar hala “Zırvana”yı aramakla meşguldürler. Rahatsız etmezler, rahatsız edilmeyi de pek sevmezler. Baldırlarında Hırlayan Coni’nin diş izleri vardır. Bunu hiçliğe gidişte kastik bir uyarışın izi olarak kabul ederler.

Tüccar David

Mahallenin her yerinde Tüccar David oturur, küçük bir evleri de var göstermelik. Bir rivayete göre mahalledeki tüm olaylarda onun parmağı vardır. Kutsal toprakların efendiliklerinden sürülmüşler, sonra yine toplaşmışlar, bir daha sürülüp bir daha toplaşmışlardır. Heil Hans’ın “Dımıtma Gecesi”nden bile kurtulmuşlar son toplaşmalarından önce. Mahallenin her katında birkaç çocuklarını bırakmışlardır egemenlik kurmak için.

Ezoterik Tarikatlar Birliği’nin kara planlarının kara kara parçalarını icra ettikleri yer olarakda bilinir buraları. Bu Ezoterik Tarikatlar Birliği’nin üç başı varmış biri Sam Amcanın şapkasının altında gizliymiş, biri Tücar David’in kipasının altındaymış, bir diğeri ise Akdeniz’in kuzeyinde bir yerlerde ismini bilemediğim bir başka takkenin altına girmiş. Üç başlı şamdan da bunu simgelermiş. Ben de böyle ezoterik bir yorum yaptım ister uyar, ister uymaz benden demesi...

Tüccar David’in çocukları mahalle ticaretinin büyük bir kısmını elinde bulundururlar. Katlardaki çocuklarıyla kolaçan ederler her bir yanı. Sam Amcayı bile zaman zaman kazıkladıkları söylenir, bilmem ki ne derece doğrudur.

Her fırsatta kuzenleri Arap Uşakları’nın gürültülerinden rahatsız olduğunu dile getirir Sam Amca’sına. Arap Uşakları’nın bahçesine duvarlar çekmişlerdir, buralar benim diyerek. Fosseptik çukurlarında yetiştirdiği Fossat denilen “Esrar-ı Şer”i vardır, cirit atan mahallenin yedi katında. Derler ki bunlar CİA’cılara bile pabucunu ters giydirir.

Dünyanın sahipliğine göz dikmişlerdir gizliden gizliye. Ama zürriyetleri kısadır ve “Dımıtma Gecesi”ne lanetler okurlar her fırsatta. Sanat, edebiyat, sinema... gibi teranelerle acite eylerek ağlaşırlar mahallede. Heil Hans’ı beklerler pusuda, bir iki çift lafları vardır söyleyecekleri.
Tanrı yeryüzüne şeytanı gönderdiyse dönüp bakın bunlara, neleri göreceksiniz genlerinde.

Kızıl İgor
Mahallenin yukarısında Kızıl İgor oturur şimdilik kiracı gibi. Eskiden Kızıl İgor diye anılırdı, yürüyüşünden tüm mahalle zangır zangır sallanırdı. Sam Amca’nın cingöz Parayutucuları onu biraz sararttı ve Sarı İgor diye anılmaya başlandı artık. Biz yine de Kızıl İgor diyoruz.

Eflatunvari yönetim biçimlerine geçtiklerinde, korucular tek patron biziz. Her şeyi biz yönetir biz yeriz, çocuklara da harçlıkları biz istediğimiz kadar veririz, dediler. Dediler ama Sam Amca’nın cingöz çocuklarının karşısında topladıklarının hepsini” savaş ve uzay ayağına “nem kapmış küf kokmuş ambarlarında heder ettiler, iflas bayrağını evlerinin baş köşelerine diktiler.

Yerlerini Alabuçuk Birliğine devrettiler. Yeni taşındıkları bu yere de Tüccar David ve çekik gözlülerden Tang Tung’un göz diktiğini gördüler. Söylentilere göre daha alt katlara taşınma hazırlıkları yaptıkları duyulmaktadır.
Ben ise pek buna kanaat getirmemekteyim. Bir musibet bin nasihatten evladır sözüne inanarak başlarına gelenlerden aldıkları dersle Sam amca ve Alabuçuk Birliğinin kurallarını pek ala öğrendiklerini düşünmekteyim.

Geçmişi gözümde hayal eylerken aman ha diyorum, üstümüzden ırak düşman başına, diyorum da gelip koynumuza girdiler bile… İki kocalı Hürmüz’e döndük.

Alabuçuk Birliği

Mahallenin en iyi yerlerinden birinde Alabuçuk Birliği oturur. Başları Heil Hans’ tır. Alabuçuk Birliği’nin başı Heil Hans, dedesi ’’Führer Yahudi Kitler’’in aziz hatırasına her zaman bağlıdırlar içten içe, gizliden gizliye. Yardımcısı yalancıktan da olsa Kibirli Şarapçı Firnoş ailesidir, birbirlerinden pek haz etmezler ama çıkarları şimdilik müşterektir.

Bu katın geri kalanı ise figüran takımı. Bu kata aitmiş gibi gözüken Hırlayan Coni, burada Sam Amca’sının bekçiliğini ve jurnalliğini yapmaktadır. Bunu başta Heil Hans ve Kibirli Şarapçı Firnoş ailesi olmak üzere tüm kat bilmektedir.

Heil Hans’ ın bir dedesi vardı ki düşman başına. İlk gören derdi ki zangoç başı, son görene derlerdi ki Mevla rahmet eyleye.
Führer Dede, nam – ı diğer Yahudi Kitler Efendi.

Birinci Cihan Harbi’nde bitli onbaşıyken, düştüğü Alman damında yazdığı “Nizah” adlı paçavrası bir tuttu pir tuttu. Bir rivayete göre iki milletli bir dünya hayal eylermiş. Birçok kez yanında harbe sürüklediği Osman Emmi’nin torunlarını kendisine uşak yapmak üzere bırakacakmış. Geri kalanlar ise “ Hışş!...” .

Tevatürden duyulan bilgilere göre Niçe’nin üstün insan hayalini birlikte icra eyledikleri kulağımıza çalınmıştır. Düşüncenin bu meyyalde olması hasebiyle kendi içlerindeki zayıf ve çürük elmaları da “hış”layacakları, ortaya zeki ve aygırsal bir insan üretmeyi planladıkları düşünülmekte ise de Sam Amca’nın hışmıyla karşılaştıkları, tarih sayfalarında apaçık ortada durmaktadır.

Şimdiler de torunları pek ciciler, pek sevimliler insan minsan hakları, demokratik ihracat, hukuk tüccarlığı, çevre cengaverliği … gibi işlerle bir hayli meşgul olurken, göz ucuyla da tarih kitaplarına göz attıkları, buradan çıkardıkları ders anekdotlarını sıkı sıkı ezberledikleri bilinmektedir. Dur bakalım neye niyet neye kısmet.

Bir elim yağda bir elim balda pozisyonu çizen Alabuçuk Birliği, yağ ve balın nerden geldiği hesabını yapmamak ve vermemekle birlikte, bir gün Sam Amca’nın yağ ve baldan isteyeceğini de göz ardı etmemektedirler. Gerçi yaşlı ve yorgun beyinleri, bu ince hesapları ne ölçüde doğru muhasebe edecekleri de ayrı bir merak konusudur.

Sam Amca

Kim bunlar… kim bunlar. Bil bakalım kim bunlar?
Bir rivayete göre Alabuçuk Birliğin’den özellikle Hırlayan Coni’nin deva olmaz akıl travması illetlerine yakalanan menşe –i muallak torunlarının kaçar adım gittikleri ve buralarda oluşturdukları Alabuçuk Birliği’nin Coni melezlemesi bir topluluk olarak bilinirler.

Derler ki ; bunlar anayurtlarından sürülmezden evvel her türlü melaneti işledikleri ve yurtlarında yurtsuzlaştıkları, soylarında soysuzlaştıkları söylenir. Genetik şifrelerinde gasp, darp ve imha eylemeye yönelik kodlamalar olduğu bilimsel verilerle kanıtlanmadığı ileri sürülse de, eylemsel verilerin bu yönde olduğu tüm mahallece kanaat birliğince malumdur. Bu rivayetler tarihçilere ve sosyologlara dayandırılmakla birlikte bu inanç yaşanılan zamanda dahi, eylemleriyle subute edilmektedir.
Her ne kadar kendilerinden kaçışlarına dinsel temel temaları yüklemeye çalışmışlar ise de bu sav, şeytanik düşüncelerinin çıkış noktası olarak kabul edilebilir.

Kuramsal görüşlere göre bunların zeka çeşitlenmesi alanlarında pek dahi zekaya sahip olmadıkları ancak belirli miktarlarının kinestetik zeka ve şeytanik düşünce güdülenmelerinin had safhada bulunduğu icra eyledikleriyle sabitlenmiştir.

Öyle ki; paralarının üzerine nakışladıkları “We god in trust” ifadesiyle tövbe haşa Tanrı’yı bile uyutacakları zannına şamildirler. Ben doların yalancısıyım, yamalak İngilizce’me göre orda öyle yazdığını anlamaktayım.

Burası şeytanın hüküm sürdüğü ve huzur bulduğu yerdir…

Bu mahalle Koca Ayak, Oturan Boğa ve Zapata atalarının hüküm sürdüğü huzur ve sükun ortamları beyaz adamın kırmızı rengi sevmesi dolayısıyla kızıla boyandığı rivayet edilmektedir.

Ki bu rivayetler görüş birliğiyle doğrulanmaktadır.
Kendilerine bir hak olarak gördükleri medeniyeti getirme ve yerleştirme alıştırmalarını bunlar üzerinde yeterince tecrübe ettikleri ayan beyan bilinmektedir. Ve bunların savunmasını mükemmel bir biçimde uyguladıklarını, modernite kurumlarıyla tepkiyi hayranlığa dönüştürebilmektedirler. Bilim, sanat falan filan ödülleriyle de anıtlaştırmaktadırlar. Aslında bu ödüller yapılan eylemlerin altına imza attırmak mahiyetini de taşıdığından günahların bedellerine ortak ettirme gücünün simgesi olmaktadır.

Olsun biz yine de diyoruz ki alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste. Belli mi olur bir gün bunu da yaşar, görürüz.

Kendilerini fırsatlar ülkesinin maceraperest girişimcileri olarak gösteren Sam Amca eşitsizlik şartlarının savaş ortamlarında haksız savaş rekabeti yaptıklarını asla kabul eylemezler.

Bunu, modernizmi özgürlük ve demokrasi uygulamasını fiilen gösterdikleri ilk örnek durumu olarak arz ederler. Ki bu örnek arz etme eylemi, katların çeşitli mahallerinde hala sürmektedir.

Bir gün Sam Amca atının terkisine bağladığı iki ayaklı bir canlıyı sürükleye sürükleye getirmiş. Başına da meşhur o çuvalından geçirmiş. Alın bakalım size ne getirdim. Her biri bir taraftan hırlayan kalabalığın ortasında açmışlar çuvalı. Ana… o da ne kara mı kara, kavruk mu kavruk bir insan bu be!

Siyah insan demeye kalkmışlar ona, Sam Amca hiddetlenmiş, “Ne insanı be! Zenci bu zenci anladınız mı!”
Hepsi şaşkın Sam Amcaya bakmışlar “Nerden buldun bunu?” demişler.

“Bodrum kattan tuttum getirdim.” demiş. “İyi de biz bunu ne yapacağız” demişler. O da “Be ahmak oğullarım, kul yapın köle yapın. Avrat yapın döl yapın, gerekirse ölü yapın.”

Yaptılar yaptılar her şeyi yaptılar, İnanmayacaksınız ama başlarına baş bile yaptılar.
“Vay be öykün de fena değilmiş hani…”
“ Dur hele sen sonuna bak öykünün.”
Yalnız anlamadığım, deminden beri inceliyorum çizdiğin hedef tahtasındaki on ikide renk yok ve çok küçük çizmişsin. Oraya neyi sığdırabilirsin ki?”

“Tanrı’yı…”

Devam edebilir….

Beğen

BayBuhar
Kayıt Tarihi:22 Kasım 2019 Cuma 12:42:55

YEDI DEĞIL ON İKI YAZISI'NA YORUM YAP
"Yedi Değil On İki" başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR
Bir Dünyevî
23 Kasım 2019 Cumartesi 01:52:10
semboller, atıflar ve yönlendirmeler içinde doğalgazı kesiliveren apartman sakini neye uğradığına şaşırmıştı. yoksa evinde değil miydi, neresiydi burası, nasıl gelmişti buraya hatırlamıyordu. üçte bir ömrüne yakın cıt cıt sesiyle kaynattığı fokurdayan su yavaş yavaş sessizliğe bürünürken, 9 mum yaktı masasının üstünde, içlerine kıçkıça vermiş üç eşit üçgen bu üçgenlerin en dış noktalarından geçen daireyi iplik yardımıyla tutan ele bağlama büyüsü çekip kendine bağlayacaktı herşeyi..

tam efsane sözleri söylemeye başlamıştı ki kapı çaldı birden; tak.. kimdi bu münasebetsiz? umursamadı ve tekrar gözlerini kapayarak yoğunlaştı, hava da uygundu zaten yoğunlaşmasına iklimi ona göre ayarlarmak için asırlardır bugünleri bekliyordu, bu günlerin içinde bir anda söylemeliydi o deruni sesleri..sonra oturup keyifle seyredecekti gümbürtüyü..

bir nefes çekti içine ki, kapı yine çaldı, ancak bu sefer iki defa çalmıştı tak şak... birden gözleri açılıvermişti, beklemeye başladı, üçüncü defa mutlaka çalması gerekiyordu kapının, tak şak çak fligranıysa bu, an'ı kovalamasına gerek yoktu..

bekle allah bekle, zaman geçmez oldu, sabırsızlığı arttı iyice, kapı çalmıyordu, yaktı bir duman üfürdü.. bir de tütsü dumanlattı, oh mis gibi elma tütünü buğday tütsüsü ortam tam hazırlanmıştı.. kapı nasıl olsa çalacaktı..

ancak kapı çalmadı gacırt diye açılmaya başlayınca ürperti birde, ışıklar da gitmişti, mum ateşi, duman, tütsü kokusu piramidin en üstünde hissediyordu kendisini, kapı da taban açılıyordu, gacırt gucurt gacırtttttt diye arkasına kadar dayandı menteşeler.. kimse görülmüyordu, ancak yalnız olmadığını hissetmesi uzun sürmedi.. gelenmiydi, gelenlermiydi, kaç kişi vardı, iyice ürpermişti, neye bulaştım ben, lanet olsun diye gönlünden geçirirken birden ışıklar geldi.. bir de ne görsün, sokağın en sevimli iki kedisi ona doğru bakıyordu sempatik sempatik.. biri kara kediydi gözleri yeşildi, diğer beyaz kediydi gözleri kırmızıydı... birden farketti ki kedilerin boyunlarında iki farklı simge, biri hilallere, diğeri sekizgenleri andırıyordu...

kalktı sandalyesinden kedileri yöneldi.. okşadı başlarını, usulca aldı kolyelerini... ve kediler geldikleri gibi sessizce kayboldular ve kapı birden tak şak çak şeklinde üçüncü defada kapandı.. kulaklarının içinden beynine ulaşan bu ürpertici ezgi beyninde depreme neden olmuştu.. bir den yığılıverdi yere


gözlerini açtığında ise bir hastane odasında beyaz ışık asılıydı tepesinde.. her yer bembeyazdı.. çok kesmeden yeniden yenik düştü kendisine, gözleri kapandı..
.
.
...

:)ustam güzel bir yazıydı.. çok şeyler anlayıp hiçbirşeyler yazmadan geçemedim..

sevgi ve saygılarımla
eksilmeyin pencerelerden..

Cevap Yaz

Okuduğunuz yorum yazar tarafından etkili yorum olarak seçilmiştir.
Konsantre Karanlık Madde
22 Kasım 2019 Cuma 17:35:34
Temizdir algısı çocuğun.
Ne yiyeceğine de Sam Amca ve David karar verir, büyüyünce beyninin hangi noktasının işlevsizleşeceğine de... Bir de utanmaz utanmaz idrar örnekleri filan alırlar kanalizasyonlardan. Şimdilerde de bir cinsiyetsizleşme algısı yerleştiriyorlar o çocuğun kablarına.
Vakti ile 'kanserlilere yardım' bahanesi ile koca milletin kodlarını, kanını satın almışlığı da var David Amcanın.

AMA GÜNEŞ DOĞUDAN DOĞAR!

Lütfen devam etsin Sevgili Dost...
Günümün güzel geçmesine katkısı büyük gerçekten de yazdıklarının.

Beyaz ise bütün renklerin birleşmesi ile oluşur, spektral olarak. Boşlukta da vardır, şekilsizlikte de, bir ceylanın zarif boynunda, kartalın keskin gözünde ya da kelebeğin kanatlarında da vardır. Yeter ki spektral açımız gelişsin... Gelişsin ki görebilelim... Bunu geliştirecek yol Erciyes'ten de geçer, varoş bir mahallede basamakların dibinde oturmaktan da... 'Modernist' mahallelerde ise başka ışıkların parlaklığından görünmez olur. İşleri daha zor... Çocukları daha bön. Bu bönlüğe 'orantısız zeka' diyenini gördüm 7 yaşındaki veleti için... Sevişmesinden Mesih çıkacağı sanrısının temellerine dayandırmak da hiç zor değil o veletin bönlüğünü...

Saygı, sevgi ve hürmetlerimle...

1 cevap yazılmış Cevap Yaz


BayBuhar 22 Kasım 2019 Cuma 22:06:24
Öyle güzel yorum yapmışsın ki, bana söz kalmamış. Dostum, anlaşılabilir olmanın ötesinde telepatik anlam yüklüyorsun cümlelere sağol varol.

Selamlarımı yolluyorum sevgiyle.
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Edebiyatdefteri.com'u kullanarak Çerez Politikamızı kabul etmiş sayılırsınız.