HakkınSesi
840 şiiri ve 645 yazısı kayıtlı Takip Et

'adenokarsinom'



'adenokarsinom'



Yaşıyor. Bir süreliğine –bu birkaç yıl da olabilir- yaşamı adına tereddütleri olan biriydi. Arzuladığı şekliyle hayatı şekillendikten sonra monoton bir tat kalmış ağzının bir kenarında. Ne kadar öpse, öpülse de o tattan kurtulamadığı için öfke doluydu. Blake’in sözünü onun gözleriyle okuyordum:’ Güneş ve Ay kuşkuya düşselerdi, o dakika sönüverirlerdi.’ Anlam veremediğim şekilde şüphe etmekten sıyrıldığını görüyorum. Sıradan görüyorsun, tadıyorsun ve maceraya girmeden yaşıyorsun. Buna dingin bir yaşam formu diyorlar. Hayat koçuna ihtiyaç duymadan, arada ağlayabileceğin bir-iki insan harici kimseye ihtiyacın kalmıyor. Kendini olağan zevzekliğe ve vurdumduymaz köksüz bir bilincin bahçesine salıyorsun. Bir köpekten farksızsın; çoğu zaman bunu adlandırma çabaların boşa gidiyor. Sarı saçı, beyaz penyesi ve kot pantolonuyla bir kadın saatlerce aynı yerde dolanıp duruyor. Ara ara yüzüne bakıyorum. Onu incelemek istiyorum. Senin tereddütlerini sonlandıran kadınla bu kadının alakası yok. Senin kadınının saçları siyah, yüzü oval ve gerçekten tatlı bir şeydi. İlk ve son kez fotoğrafınızı gördüğümde ‘ikinizde güzelsiniz’ demiştim. Teşekkür etmiştin. Kibarlık budalası olup çıktık! Ancak bu kadına olan ısrarlı inceleme merakımı dindiremiyorum. Ne zaman ona baksam, o da bana bakıyor! Yaşını, eşini, işini, kimin akrabası olduğunu biliyorum ama bunların hiçbiri önemli değil! Adım atışlarındaki sakinlik beni ürkütüyor. Elindeki kitabı bıraksa ve son baktırdığım tarot falının öngördüğü insanın kendisi olduğuna dair kanaatimi öğrense, her şey daha farklı olabilir. Beyaz penye mi giymişti yoksa üzerindeki gömlek miydi? Yaşlanıyorum. Kıyafetler o kadar çeşitli ki, birçoğunun isimlerini bile bilmiyorum. Yıllar önce yayınevinde staj yapan genç kıza ‘donsuz mu çorabın’ diye sormuştum. Dizlerinden aşağıya simsiyah bir çorap ayakkabısının üst kısmına kadar iniyordu. ‘Sorunuzu anlamadım efendim’ diye yanıt verince, ‘bir haberde geçiyordu, Meksika’da donsuz çoraplar son on yılda inanılmaz revaçtaymış. Hatta crossdresser olmayan erkekler bile bu çoraplardan giyiyormuş. Özel donlu halini üretseler de, donsuz çorabın yerini bir türlü tutmamış.’

Kadını her seferinden daha yakından görmek istiyordum. Yaşını hayatın en klas zaman aralığı içerisinde görüyordum. Yaşanacak huzur dolu günler olacağı gibi, ölmesi için de çok erken bir yaştaydı! Altındaki kot pantolonunu değiştiriyor muydu bilmiyorum ama onu her gördüğümde artık ‘penye mi giymiş yoksa gömlek mi’ sorunsalından yavaş yavaş uzaklaşıyordum. Kâinat içerisinde insanlığın meczup bekleyişlerinin köküne erişen nice acıdan uzak bir halde yüzünü daha net görmek adına ona daha yakın duruyor ve hiçbir şey konuşamasam bile gözlerindeki ‘ne istiyorsun adam’ yakınmasını aralamak istiyordum. Umarsız ve ummaktan yorgun değildim. Bu bir oyun olamazdı. Hayatın akışı içerisinde eğer aynı yerde denk geldiğimiz bir hakikatse, bir gün konuşabilmemizde bu hakikat içerisinde gerçekleşmesi muhtemel bir hayalden ibaretti. Önümde duran bordo kapaklı dosyayı aralayıp, içindeki a4 kâğıtlarına kederli bir bakış atıyordum. Kadın çok yakınımda durmasına rağmen ve artık ona baktığımda bana her defasında ‘niye bakıyorsun, niye öyle bakıyorsun ki, bakma, rahatsız oluyorum’ bakışıyla karşılık vermediğinden rahattım. Ona bakışlarımı iyice azalttığım zaman aralığındaydım. Önümdeki dosya içerisinde duran kâğıtlar, bir zamanların azimli ve idealist gazetecisinin uykusuz günlerinin kokusuyla kaplıydı. Sevilen bir ten kokusundan başka hiçbir parfüme bu kokuyu değişmem, değişemem. Bu kokunun bereketli kaygıları olduğu gibi, sonu gelmez bir şekilde geç uygarlığın karakterini yansıtmayan ancak yine de piç edilmemiş bir misafir duyguyu içinde barındıran, onu koruyan ve saygı duyan yanı vardı. Yüzüme yaklaştırdım. Kâğıtlar gözüme eskisinden daha değerli geliyordu. İnsanın saygı beklemeye ihtiyacı oluyor. Tümüyle savunmaya ve temize çekilmeden önce, can sıkıntısının içimi kemirdiği her dönem bu ihtiyacı duyumsuyordum. Çok mu önemli bir insanım? Sevilmeden de değer görmenin bir anlamı olabilir miydi? Bu iki soruda yanlış cevaplara beni götürüyor. Yaşadığımı hissetmek istiyorum. Tıpkı tek bir röportaj için kıtalar aştığım yıllar öncesinde olduğu gibi.

Kadın oturduğu koltuktan ayağa kalkınca, başımı kaldırmadan sadece ayak seslerini dinlemeye başladım. Garip bir haz duyuyordum. Ona bakmadan, varlığını bilmek, hissetmek; pek çok defa uzaktan detaylı incelediğim yüzünü anımsamak hoşuma gidiyordu. Tam yanımdan geçerken dayanamamıştım: ‘Horhe luih borhe, ne güzel bir seçim’ dedim. Kadın şaşırtmıştı. ‘Kitaptan mı bahsediyorsunuz’ diye cevap verince, ilk defa sesini de duymuştum. Sesinin varlığı karşısında pek bir önemi yoktu. ‘Yazardan’ diye yanıt verdim. ‘Evet, ama Borges yazarı bunun. Siz ne dediniz anlamadım, pardon.’ Horhe luih borhe, asıl ben pardon demeliyim, Borges’in gerçekte böyle okunduğunu daha güzel ifade edebilirdim. Benimkisi de küstahlık!’ Omzunda duran ürkek kuşun kanat çırpmaya niyeti yok gibiydi. ‘Borges, pardon borhe demiştiniz değil mi? Kitaplarını okudunuz sanırım.’ Elinde duran ‘kum kitabı’ isimli kitabına bir an bakındıktan sonra ‘hayatım boyunca Ulrike gibi kadınlara âşıktım, ne garip bu yaşıma geldim hala bu acımı korurum ancak yine de aşkın doğası gereği bu ıstırabı verdiğine şüphem yok’ dedim. Çok hafif gülümsedikten sonra ‘evet, okudum Ulrike’yi. Son kısımdaki duygular sanırım sizde yoğun şekilde kalmış. Az önce bitirdiğim ‘otuzlar mezhebi’ öyküsünü ayrı sevdiğimi söyleyebilirim.’

Saçını tek eliyle düzelttikten sonra ayaktaki duruşunu bozmadan bana bakıyordu. Sandalye, çölde ısınmış demir bir mataradan farksızdı.

-‘Bir kadına arzu duyarak bakan kişi, yüreğinde onunla zina yapmıştır bile.’

Borges’in doğru telaffuzunu ona söylediğim anda yüzünde beliren şaşkınlıktan daha fazlası artık benimdi. Yüreğimi kör testereler arasında dolaşırken hayal ediyordum.

-Doğru ancak mezhebin bu sözü direkt benimsemediğini hatırlıyorum. Öyle değil miydi?
-Evet, dediğiniz gibi ama az önce alıntıladığım cümle sizce de yanlış bir çıkarım mı?
-Bakan kişiye ve baktığı kadına göre değişebilir.
-Felsefe seviyorsunuz sanırım, dedi ve arkasını döndü.

Bir an için gideceğini sanmıştım. Kot pantolonu vücut hatlarını sarıyordu. Belirgin kavisleri sonrası tekrardan yüzünü görüyordum.

-Sizce insanınca güpegündüz yaralarını sarması mümkün müdür, diye sordu.

Soru, uzun zamandır konuşabilmeyi umduğum kadından bekleyeceğim tarzdaydı. Bir insan soru sormuyorsa, nasıl yaşayabilir ki?

-Evet, mümkündür ama yaralarını hiç utanmadan sergilemesi koşuluyla.

-Ama her zaman bu mümkün olamaz, dedi. İnsanlar geceleri çoğunlukla daha rahat hissetmelerine sebep, artık yaralarından saklanma ihtiyacı duymadıkları içindir. Fakat gündüz… Pek sanmıyorum.

-İsterseniz sandalyeye oturunuz, dedim. Size bir şey okumak istiyorum.

Gülümsemesi yaprağına gece çiğ düşmüş bir gülün güzelliğiyle doluydu.

-Yıllar önce yaptığım bir röportajı size okumak istiyorum. Borges üzerine gazetede bir yazı dizisi çıkarmayı planlamıştık. Şans bu ki, Arjantin’e gidecektim. Epifania Uveda de Robledo ile yaptığım bir röportaj.

-Robledo, Robledo… Fanny’den mi bahsediyorsunuz? Şaka mı yapıyorsunuz, dedi.

-Hayır, dedim gülümseyerek. İsterseniz inceleyebilirsiniz dosyayı. İlk kâğıtta o güne dair notlarımda mevcut. Altında röportajımızın yazılı hali de mevcut.

-Şu an gerçekten çok şaşırdım. Karşımdasınız ve Borges üzerine konuşuyoruz. Hem de siz onun yakın çevresiyle görüşebilme imkânını da sağlamışsınız, dedi.

-Biraz okumamı ister misiniz?

-Olur, dedi tekrardan gülümseyerek.

‘Neden kandırayım ki insanları? Buna ihtiyacım yok. Kimseyi kandırmak istemiyorum. Sıradan bir insan olarak yaşadım ve böyle de öleceğim sanırım. Eğer birilerini kandırırsam, Tanrı’nın azabına maruz kalırım korkusuyla yaşıyorum. Bu azabı çekmek için çok kötü bir insan olmam gerekirdi! Ama ben kötü biri değilim. Beni kötü gösteren şöhret üzerine çekilmiş perdeler; başkası değil! Bana soruyorsunuz:’ Otuz yıl boyunca ona hizmet ettiniz. Ne kaldı geriye?’ Geriye bir şey kalması için bu dünya yaşanmaz, yaşanmamalı! Bunu çocuklarıma da anlatıyorum. On yaşına kadar okumuş biriyim ben, o ve çevresi kadar kitap okuyamadım. Her gün gazeteleri okumak için zorluyorum kendimi, ama çok zor, zaman ilerledikçe kelimelerde değişiyor. Sanki yeni bir dil ile yazıp, konuşuyor insanlar! On dört yaşından beri de iş bulabildikçe hizmetçilik yaptığım için çok küçük yaşlardan itibaren hayatı anlama yeteneğine sahip oldum. Bu da Tanrı’nın mucizesi! Kimi ömrü boyunca hayatı anlamadan, ne olduğunu bilemeden dünyadan ayrılırken, ben çok küçükken bu bilgiyi yaşayarak öğrenebilmiştim. Şaşırdınız değil mi? ‘Hayatı anlama yeteneği’ diye bir şey hiç duymadınız mı? Bunu Borges’dan duymuştum. Bu sözü söylerken, görebildiği son dünya sahnelerinin mutluluğuyla sarhoş, yatağında sırt üzeri uzanmış ıslık çalıyordu. O ıslık çaldığı zaman, benim içim ürperiyordu. Bunu nasıl yapıyordu anlamış değilim. Arjantin’de bir söz vardır:’ İnsanlar yiyebildikleri kadar çalmalıdırlar!’ Evet, çalmak! Borges ıslık çalarken, onun dünya çapında ününü düşündüğüm olurdu. Kendi çocuklarım için düşündüm bunu çoğu kez. Bir anne her zaman çocukları için en iyisini düşler. Bunu, yani bu düşü düşlemeyi en iyi Borges’in yanında yapabilirdim. Görme yetisini gittikçe kaybeden bir adamın ıslıklarıyla çevresini görme isteği vardı. ‘Bu hayatta basit bir hizmetçi parçasından başka hiçbir şey olamazdın’ diyen insanlarla beraber yaşamak zorunda kaldım. Bu bana çok acı veriyordu ama otuz yıla yakın bir süre bu duygularımı Borges’in yanında unuttuğumu söylemeliyim. Aklımda kalan sadece yaptığım işten dolayı hizmetimin bedelini almaktı. Ne bir şiirini, ne de bir öyküsünü okudum. Benim okuduğum Borges, aynada kendi hocasını bulabilen insandı. Ben onu tanımıştım, ona hizmet ettim. Üzerinde daima savaşın kokusu vardı.’

-Neden durdunuz, dedi. Okumaktan vaz mı geçtiniz?

Ben röportajı ona okurken, telefonunda mesaj yazdığını göz ucuyla görmüştüm. Bakışlarım hala elindeki telefonun üzerindeydi. Gözlerimi kıstım ve sonra kapağını uzunca bir süre açmamak üzere kapadım.

Fanny’i dinliyordum. Her insan anlaşılmak ister. Anlattıklarından ötürü değildir bu anlaşılma merakı. Daha çok yaşadıklarının boşa gitmediğini, bir hiç uğruna yaşamadığını kanıtlamak içindir. Elbette zor bir iştir bu! Borges’in deyimiyle Fanny olarak bilinen, ama asıl ismi Epifania Uveda de Robledo olan yaşlı kadının gözlerindeki silik tutkular, boğazıma saplanıveriyordu. Daha çok asil bir hayat yaşadığını ve bu yüzden onurlu olduğunu kendisiyle röportaj yapan herkese belli etmek istiyordu. Onurlu olduğunu göstermesi çabalamasına gerek yoktu, şahsen ben içeri girerken bizi karşılaması biçiminden anlayıvermiştim. Bu onura sahip olduğundan dolayı şükretmeliydi! Bu da benim ucuz bir fikrimdi. Yayınevine bu fikirle dönüp, yayınevi müdürümüz Şekip Uluslu’ya dört günlük Arjantin gezimde yaşadıklarımı anlatırken de aynı ucuz fikri onunla da paylaşmıştım. Soğuktu duvarların rengi, gök hiç olmadığı kadar gri ve yer siyah bir asfalt ile sıkıştırılmış hapishane bahçesine benziyordu. Sandalyede otururken sırtımın tam ortasına, omuriliğime dokunuyordum. Şekip Bey anlamıştı, fakat bir şey demedi. Sırtım yine ağrımaya başlamış ve farazi kaygılarımdan ötürü hayata dair tüm memnuniyetimi yeniden yitirmiştim. On iki senelik yayınevi çalışma ortamımızda, 5 metrekarelik bu küçük odada en önemli değerlerimizi paylaşmıştık.

Kahverengi gözlüğünün camlarına tükürüp, gömleğinin kemerinden aşağı sarkan ucuyla camları sildi. Kıllı parmakları, meşe ağacının dallarına benzer kolları ve kurbağa yeşili küçük gözleriyle dönen sandalye üzerinde ayakkabısını yerdeki fayanslara sürtüyordu. Bir insan hangi akla uyup, yayınevinin her bir yerinin zeminini fayans yapar ki? Büyük olasılıkla temizlenmesi rahat olsun diye bu fayanslar döşenmişti. Ama yağmur yağdığı zaman fayansların üzerinde her bir ayakkabının bıraktığı iz rahatlıkla ayakkabının kime ait olduğunu gösterebiliyordu.

‘Bu notların hepsi senin mi?’ sorusu, aslında sorudan çok bir ikaz hüviyetindeydi. Evet, röportajı yapan bendim ve bu röportaj sırasında benim el yazımla defterime yazılmış notları benden başkası tutmuş olamazdı. ‘Kahve içer misin?’ diye sordu. Hayır, kahve midemi bulandıracaktı. Çay imkânsız bir aşk gibiydi. Hayatımda içtiğim en güzel çayı yine bir kadın demlemişti. İnsan her şeyi affedebilir, herkesi ama kendisini asla! Yaşlandıkça, her gün aynada birkaç beyaz saç teli daha fazladan görünce, asla affedemeyeceği kişinin kendisi olduğunun farkına varıyor. Uykusuzdum, ağır anksiyete nöbetlerimden birini daha geçiriyordum. Şefik Bey sigarasından uzatmıştı. O aralar çevremde parliament ile pek sık karşılaşmıyordum. Köhnemiş ve şişirilmiş egolarıyla ciks kafeleri dolduran yazar tayfasının yanına pek uğramadığımdan olsa gerekti! Zaman ilerledikçe her şey değişiyor. Tatlar birbiri ardınca yerini manasız, geçici ve hiç de alışılmayacak berbat zevklere devrediyor. Televizyonlar, radyolar, erkekler, kadınlar, seksler, cana kıymalar, hak yemeler, uyuşturucular, içkiler, dualar... Hepsi birer değişim içinde lanet bir belirsizlik dumanı altında toplanıyor. Bu dumanı çıkaranı merak ediyorum. Şeytan mı? Pek sanmıyorum. Şeytan denizin ortasında tahtını kurmuştu ama bu konulara uzak kalmalıyım ben yine de. Uzatmamalıyım!

Ah bu kahrolası beyin! Kontrol etmeye çalıştıkça sanrılarıyla seni alt etmeye çalışıyor. Dayanıyorum elbette, dayanmak zorundayım tabi ki! Ama âşık olanlar, sevdiğine yanıp tutuşanlar için nedense beynim aynı türden bir rahatsızlık diliyor. Mesela adenokarsinom gibi iki kelimeden türetilmiş bir hastalık! Uzun zaman önce bir yazarın Freud’un söylediği bir sözü varoluş üzerine paylaştığını hatırlıyorum da, gerçekten bazı insanlar yaratıcının özel ilhamlarıyla ve marifetleriyle donatılmış olarak dünyada yaşıyorlar. Buna hayıflanıyorum ara ara. Kaygılarımın en üst tepeye çıkıp, midemde binlerce kelebek arasında en afilisini yakalama avına çıktığını hissediyorum. Şekip Bey masanın üzerinde duran kitapların arasından birini eline alıp, okşamaya başlamıştı. Bu işte beni uyaran, psikolojik çatışmalarımın tamamıyla sağlıklı ve normal bir insan olduğunu bana fazlasıyla hatırlatan bir görüntüydü. Okşama duygusu gelişmiş insanları sevmemle beraber, sevdiğin bir şeyi okşayamamak nasıl da kahredici bir durumdur! Biyokimyaya ait -ama bir o kadar da duygusal- her türlü yaklaşma/uzaklaşma hali kendi çatışmasını doğururken, benim çatışmalarımın sebebi hangi duygularımı kontrol edememekten kaynaklanıyordu? Matbaadan geleli birkaç saat olmuş kitabın üzerinde mikro seviyede talaşların oluşturduğu tozlar vardı. Şekip Bey bu mutluluğu tanımlayamayacak kadar da kördü! Arjantin’den gelmiştim ama benimle konuşurken seçtiği kelimelerin çoğu rahatsız ediciydi. Reaktif bir mimik savaşı içerisinde doğru bir karar da veremiyordum. ‘Ben iyi bir şey yapmadım mı yoksa?’

Serotonin seviyesinde hızla azalıştan bahsediyorum. Önceleri bu kadar çok bilimsel terim kullanmazdım. Psikiyatr doktorum Esra Hanım ile buluştuktan sonra kelimelerimi de dikkatli seçmeye çalışıyordum. Bana deli muamelesi yapmadığı için ilk başta kendisine teşekkür etmiştim. Şaşırmıştı. Akıl hastalığının çok farklı kısımlarının olduğunu, bir bardaktaki su ile bir galonluk suyun aynı etkiyi yaratamayacağını düşündüğümüzde, her insanın beyninin farklı çalıştığını ve bu yüzden rahat olup, kısa da sürse, samimi bir muhabbet yapabilmemiz dileğini tiz sesiyle bana ilettikten sonra seansımıza başlamıştık. Mesleğimi sorunca, korkarak ‘gazeteciyim ama yayınevinde çalışıyorum’ demiştim. Hiç insan yazar olmaktan korkar mı? ‘Yazar mısınız’ diye sormuştu. ‘Aslında’ dedikten sonra duraksayıp, susmuştum. ‘Hiç basılmış kitabınız var mı’ diye ısrarla mesleki sorgulamasına devam etmesi karşısında sinirlerimi kontrol edemeyecek bir durumdaydım. ‘Anlamazsınız, daha çok edit ve çeviri üzerine yoğunlaştığım için, kendi kitabımı yazacak müsait bir duruma vakıf olamadım’ demek istemiştim. Anlamayacaktı. Önyargılı bir insan değilim –nasıl da büyük bir yalandır bu- ama diğer insanların bana karşı önyargılarını gördükten sonra her türlü öngörüden tiksiniyordum. Buna hakkım vardı, hem de doğal olarak! Seans dini bir ayinden farksızdı. İnanmak istemiyordum, ama vaziyet imkânsızı olası kılıyordu. Yıllarca tıp fakültesinde eğitim gördükten sonra, psikiyatr sıfatı önüne uzman kelimesini koyabilmek için geceler boyu uyumadan, şişe şişe kahve tüketip, kapitalist Amerika kahve üreticilerinin yüzünü güldüren kadın benim hangi edebi akımdan daha çok etkilendiğimi sormuştu. Mesele Freud’dan bahseden yazarın söylediklerine gelmişti. Psikiyatr Esra Hanım tedaviye yönelik bir yöntem olduğunu düşünüp, aylar önce bana bir yazarın söylediklerini tekrar ediyordu ama ben söylediklerini zaten biliyordum.

Şekip Beyle en basit konularda dahi aynı fikirde olamamıştık. Notlarıma güvenip güvenmeme konusunda kararsızdı ve bu yüzden hiç yoktan oluşturduğu çelişkileriyle beni de geriyordu. Sigara paketinden bir dal alıp, dudaklarıma götürdüm ve ucunu yaktım. Bir filin hortumundan çıkan suya benziyordu ateş. Uzunca çekiyordum nefesimi. Hafızların nefesine benzer şekilde yuvarlanıyordu duman ve klimanın delikleri arasında gözden kaybolmaya başlıyordu.

Her şey bu kadar olağan olabilir miydi? Şekip Bey ayağa kalmıştı. ‘Bu son röportajınızdı, bundan sonra bu yayınevi ile ilişkini kalmadı sizin’ diye Adolfvari bağırmıştı. O bağırışını hâlâ unutamıyorum. 2004’ün Haziran’ında, günlerden Salıydı. Neriman, Şekip Bey’in bu tavrının sebebini sonradan anlatınca, hayal kırıklığı hissini iliklerime kadar hissetmiştim. Benim röportajı yaptığım günlerde, Arjantinli gazeteci yazar Alejandro Vaccaro’da Fanny ile uzun bir röportaj yapıp, bu röportajı da biyografik tarzda bir kitap olarak çıkarmıştı. Elbette İspanyolca bilen Şekip Bey’de, olayları yakinen takip etmiş ve benim yaptığım röportajın, kitapta yazılanlardan farksız olduğunu düşününce, kabak benim başıma patlamıştı. ‘On iki yıl boyunca bana dayandığını, böyle miskin, böyle asalak bir yazar görmediğini’ söylerken, pencereye doğru parliament’in iki büklüm bedenine ait küllerini savuruyordu. Son söylediklerini duymamış olsaydım benim adıma her şey daha güzel sonlanacaktı. Kahve ve çay ısmarlamak isteyen Şekip Beyden, beni işten kovduktan sonra dahi sözleriyle incitebilen Şekip Beye çok fark vardı. Yaşadıklarıma mana yüklemek, ayrılırken her şeyi daha kötü yapacağı için hiç umursamıyormuş gibi davranmıştım. Onurlu bir komutan edasıyla aynı gün tüm eşyalarımı yayınevinden alıp, kaldığım kiralık dairenin bodrumuna taşıdığım o gece, çantamda bekleyen film aklıma gelmişti. Kamera filmini ilk iş olarak sabah fotoğrafçıya vermiştim. Filmin içindeki fotoğraflar, 82’sindeki yaşlı kadınla beraber çekindiğimim Arjantin kokulu fotoğraflardı. Şekip Bey o fotoğrafları görseydi, benim daha orijinal röportaj yaptığıma inanacaktı ama artık geri dönemezdim. Geri dönmem onurlu bir davranış olmayacaktı!

Bu yazıyı yıllar sonra kaleme aldım. Daha doğrusu alabildim. Yıllarca kendi iç sıkıntılarım yüzünden midemi mahvettim. Psikiyatr Esra Hanımın verdiği ilaçlar ile hayatı yeniden sevmeye başladım. Şekip Beyi de birkaç defa gördüm. Beni kovduktan sonra, yayınevi politikasını değiştirmeye karar vermiş. Kendisi bunları elbette söylemedi. Neriman’dan duydum. Tabi kendi kafasına göre uydurduğu yayın politikalarının hiçbiri tutmamış. Tam yayınevi batacakken, kültür bakanlığı destekli bir projeye başlamışlar ve böylece yayınevi batmaktan kurtulmuş. Hiçbiri umurumda olmadı. Yayınevinden ayrılmak zorunda kaldıktan (kısaca kovulduktan) sonra ‘paranla gel, kitabını basalım’ ilkesizliğiyle kitap basan bir yayınevinde editör olarak işe girdim. Elbette paraya ihtiyacım vardı ve maddi olarak işi düşünmem bir onursuzluk olmamalıydı. Onursuzluk, yıllar önce röportaj yaptığım o çileli kadının dudaklarından çıkan tanımda yatıyordu:

’ Ucuz şöhretlerin bedenlerini ve ruhlarını esir aldığı insanlar gördüm. Borges ‘sürekli okuyan, merak eden ve araştıran bir eşek olmak, kendini beğenmiş eğitimli olmaktan bin kat daha iyidir’ derdi. Ben bunu zaten çocuklarıma doğdukları günden itibaren kulaklarına fısıldayıp durdum. Hiçbir eserini okumamış olmama rağmen, yine de onun sözlerinin hafızamda taptaze kalması çok garip bir his. Ben paramı mercimek kutusunun içinde saklıyordum, o ise kitaplarının arasında. Ben İsa’ya inanıyordum, o ise ateistti. Fakat benim dua etmeyi unuttuğum geceler oluyordu. Onun ellerini açıp yalvarışını işittiğim zaman, ben de kendi duamı ediyordum. Nedense kadınlarla bir iki istisna harici pek yakın olamadı. Bir gün bana demişti ki:’Fanny, babamı sadece bir konuda affedemiyorum. Beni zorla fahişelerin yanına gönderip, onlarla ilişki kurmamı istiyordu.’ Tek başına uyurdu. Sabah kahvesini ona götürdüğüm zaman uzun uzun gördüğü rüyaları anlatırdı. Beni en çok neyi etkiledi biliyor musunuz? Cenevre’ye gitmeden önceki hali! O gün beyefendi ölen annesinin yatağına gidip uzandı. Sırtüstü tavana bakar gibi uzunca durdu. Vedalaşıyordu sanki. Yanına gittim. Beni görünce ağlamaya başladı ve bana ‘gitmek istemiyorum Fanny, gidersem uzaklarda öleceğim’ demişti.’

Fanny’in dizleri altında uyuyan gri tüylü iri bir köpek güneş ışığını göz kapaklarında süzüp, gözbebekleri arasında büyüyen karanlığın ardınca dünyayı koklamaya devam ediyordu. Fanny Türkiye’den geldiğimizi öğrendiğinde çok şaşırmıştı. Sevincini gözlerinden ve o yaşlı haliyle sunmaya çalıştığı ikramlardan anlamıştım.

Borges’i düşündüm. Gözlerimi açtığımda kadını karşımda göremeyebilirdim de ancak bu kadını yazabileceğim pek çok sahne kafamda yer edinmişti. Düş kurmak elbette güzel bir şeydir. Düş içinde düşlenmek Borges’a aitti. Ebediyet içerisinde edebiyat besleyen tüm kuramlar aynı sonsuzluk çamurunda var olacağı zamanı bekliyordu. Var olmak bir yana, içinde bulunduğumuz sıkıntılardan kurtulma çabası tüm antrelerimizi kâbuslarımızla dolduran cadıya benziyordu. Cadılara inanmıyordum, çünkü safsatadan ve melankoli hastalarına atılan iftiradan başka bir şey değildi! Fakat korkularımız bütün kaygılarımızın eteklerini tutup, yeryüzünün tüm güzelliklerinin türevi olan hayal dünyamızı esir almaya başladığı andan itibaren, kendi süpürgesiz ve güzel cadılarımı yaratmaktan zevk duyuyordum. Çaresiz olduğumu bile bile!

‘Ulrike’ dedim, gözlerim açıktı. Kadın artık karşımda değildi. Duvarları kırmızı meyve kuşu figürleriyle kaplı odanın düz tavanına bakındım. Kartonpiyer yerinde duruyordu. Loş bir ışık gözümü kamaştırıyordu. Tümüyle çıplak haldeydin. Beni gerçek acımla çağırdın. Yağmur gittikçe hızını arttırıyordu. Artık ne tavan ne de ışık vardı. İkimizin arasında bin yıllık mesafede yoktu. An, kum saati içerisinde duraksamıştı. Karanlığımın virdinden fışkıran aşkın kokusu etrafı sarıyordu.

-Ulrike, ağır ağır ölüyorum ve artık çivili tabut görmek istemiyorum. Hain değilim. Ağıt duymak, kan görmek istemiyorum. Ben yalnızca ilk ve son kez görüntüne sahip olmak istiyorum.

-doğ ve fışkır aşk dolu kelimelerin arasından -


Beğen

HakkınSesi
Kayıt Tarihi:8 Ekim 2019 Salı 07:09:35

'ADENOKARSINOM' YAZISI'NA YORUM YAP
"'adenokarsinom'" başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR
S. Özgür Erdinç
9 Ekim 2019 Çarşamba 23:16:59
Harika... Tamamen içine çekiyor insanı, okurken bitmesin istedim.

Cevap Yaz
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Edebiyatdefteri.com'u kullanarak Çerez Politikamızı kabul etmiş sayılırsınız.