Öm Ömer Sabri KURŞUN
511 şiiri ve 64 yazısı kayıtlı Takip Et

Sessiz, dilsiz bir çığlıktır fatsa!



Sessiz, dilsiz bir çığlıktır Fatsa!

Günlerdir insanlar bir araya gelip Kazdağılarındaki siyanürle altın aramayı protesto ederken hükümet kanadından dişe dokunur bir tepki gelmemesi dikkat çekti. Öyle ya, hükümet sürekli “aynı gemideyiz”, “yerli ve milli” ve “demiri soğutma zamanı” gibi söylemleri dillendirirken Kazdağıları ve Fatsa’daki siyanürle altın aramaya yönelik tepkilere kulaklarını tıkaması anlaşılır gibi değil.

Kamuoyunun dikkati Kazdağılarına yöneldiği kadar Canikdağları’nın yönelir mi? Onay Akbaş, bu konuda savaşımı neredeyse tek başına yürüten sanatçılarımızdan biri…
Sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımlar ile Canikdağları’nın önemine dikkat çekiyor… İşte Onay Akbaş’ın paylaşımları ve bölgeden başlayarak siyanürle altın aramanın yankıları ve siyanürle altın aramanın zararları:

Kaz dağlarında suçüstü yaptığımız “tecavüzcü” yabancı olunca “kahrolsun emperyalizm” ancak Fatsa Canikdağları’ndaki tecavüzcü yerli olunca “bırak devam etsin”.
Milli’lik bu olsa gerek. Mevla’m tecavüzcünün de “milli”sini nasip eylesin!

Bugüne kadar birçok ülkede 50’nin üzerinde kişisel sergi açan, çok sayıda karma sergiye, fuar ve bienale katılan, birçok özel koleksiyon ve müzede eserleri bulunan Fatsa’da dünyaya gelen Onay Akbaş, resmin yaşantısındaki en büyük tutkuya dönüşmesiyle kendini İstanbul’da Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi’nde bulur. 1985’te Maltepe’de ilk atölyesini kurarak profesyonel sanat yaşamına başlayan sanatçı içindeki yaratıcılığı ortaya çıkarmanın ve bilmediği diyarlara sanatın kılavuzluğunda bir yolculuk yapmanın heyecanıyla Paris’e gider. Burada, Hermann Hesse’nin "Yolun nereye varacağına aldırmadan kendini aramak, kendi içinde bir sağlamlığa kavuşmak, kendine özgü, inandığı yolda ilerlemek" sözleriyle anlattığı kendine yolcu olma halini yaşar. Paris’te geçirdiği yıllar, sanatçının kendi dilini oluşturması anlamında en verimli olduğu zamanlardır.

Sanatçı Onay Akbaş, sosyal medya hesabından bir fotoğraf paylaşarak Fatsa’daki siyanürle altın aramaya dikkat çekti. Fatsa’nın turistik bölge olmadığı için gündeme gelmediğini belirten Akbaş, “Acılar yarıştırılmaz ama” diyerek Fatsa’nın gözlerden kaçtığını savundu. İşte Ressam Onay Akbaş’ın o paylaştığı fotoğraf:

Sessiz, dilsiz bir çığlıktır Fatsa.
Fatsa’da “Siyanürlü” altın arama!
Acılar yarıştırılmaz, ancak “Kapitalizm ’in” azgın kâr hırsına topyekûn dur demez isek eğer, O’nun başka yerlerde başka canlar yakma iştah ve hevesi daha da kamçılanır. Fatsa’da doğa katledilirken, cılız birkaç sesin ve STK’nın dışında bütüncül ve etkili tepki gösterememiştik.

Çünkü Fatsa, Bergama ve Çanakkale gibi “Turistik” bir belde değildi ve “İhmal edilebilirdi” Ayrıca, Fatsa’nın güzel sahillerinde, köylerinde, Kaz dağlarının muhteşem sahillerinde ve köylerinde olduğu gibi milyon dolarlık “Yazlıkları-Yatırımları” olan tanınmış ünlü ve etkili sanatçı ve şahsiyetleri yoktu. Yâda olsada, soruna yeterince duyarlı değillerdi. İş sadece Fatsa’nın korkusuz, direnen bir avuç köylüsüne ve STK’lara devredilmiş, vicdanlar sulha erdirilmiş, tecavüze sessizce göz yumulmuştu. Ancak “Kapitalizm böyledir. Topyekûn ve hep birlikte mücadele edilmez, kâr hırsı” geriletilemez ve cesaret bulursa eğer, başka bölgelere, ülkelere, toplumlara göz dikmeye, can yakmaya devam edecektir.

O’nun için toplumsal tepkimizi verirken hep birlikte “Gitmesek te, gezmesek te O köy bizim köyümüzdür” ve de “Kurtulmak yok tek başına, ya hep ya hiç” diyebilmek daha etkili ve daha samimi toplumsal sonuçlar sağlar diye düşünüyorum. Çifte standartta ne bireysel ne de toplumsal yararlar olamaz. Olaylara ve olgulara “tek gözle değil yürek ve vicdan gözüyle bakabilirsek daha inandırıcı, etkili ve sonuç alıcı olabiliriz bence.
Maalesef o meşhur deyimle Fatsa’da “Sarı öküzü vermeyecektik” Yani kısacası demem odur ki; “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışını terk edip, sorunlara bütüncül bakalım. Çünkü “O yılan” artık hepimizin koynundadır.

Siyanürle ilgili bilgi

Siyanür aslında bir bileşiktir. C ve N elementlerinden oluşur. Uzaktan bakıldığında karbonata benzer. Deneyler için genelde toz şeklinde kullanılır. Bir şişenin içerisinde durduğu ve temas etmediği sürece kimseye zararı yoktur. Ama temas ettiği zaman ppm (part per million) milyonda bir seviyesindeki miktarlardan itibaren yaşamı tehdit etmeye başlar. Çok hızlı şekilde etki ettiğinden dolayı… Çok çok şanslı iseniz, çok az miktarda aldıysanız (100 ppm ve daha az) ve tam teşekküllü bir eğitim araştırma hastanesine yakınsanız ve bu alanda deneyimli bir ekibiniz varsa, ellerinde amil nitrit varsa (Antidot olarak kullanılır) hayatta kalma şansınız vardır.

Eğer solunum yoluyla aldıysanız o kadar vaktiniz yoktur. Acıbadem kokusunu burnunuz algıladığı an artık siyanür zehirlenmesine maruz kaldığınızı ya da kalmak üzere olduğunuzu bilin. Tam teşekküllü bir hastaneye ulaşmak ve müdahale için 8-10 dakikanız vardır.

Şöyle bir kötü özelliği vardır siyanürün. Merkezi Sinir Sistemi’ni etkiler. Bu nedenle zehirlenmeler çok yüksek oranda ölümle sonuçlanır.
Peki Altınla Siyanürü bir araya getiren şey nedir? Altının en büyük özelliklerinden bir tanesi doğada bileşik yapmadan saf hale yakın bulunmasıdır. Filmlerde dere yataklarında ellerinde elekle altın arayanları hatırladınız değil mi? İşte o insanlar altının saf olarak dere yataklarında, toprağın içindeki elle tutularak, gözle görülebilen boyutlardaki halini ararlar. Altının büyük parçalı olmayan, ufak tanecikli hali ise, altın yataklarının içerisinde milyonlarca ufak parça halinde geniş arazide toprağın derinlemesine bulunur.

Şöyle düşünün, tonla toprak var ve içinde küçük boyutlar/ağırlıklarda altın cevheri bulunuyor. Bunu tek tek elle bulabilmek imkânsıza yakındır. Siyanür burada devreye girer. Ne yazık ki şöyle bir özelliği vardır siyanürün. Siyanür, tıpkı kesme şekerin sıcak çayın içerisinde karıştırıldıkça kaybolması gibi. İçinde altın olan toprağı siyanürlü su ile yıkadığınızda toprağın içindeki altını (basit dille söylersek) katı halden sıvı hale getirir ve çözeltinin içine alır. Siyanürlü o çözelti çok yüksek oranda altın barındırır. Sonra o çözeltiye klor gazı verdiğinizde altın çözeltinin içinde katı halde çöker. Sonra kurutup, külçe haline getirip piyasaya sürersiniz. Buraya kadar süper. Esas sorun burada başlıyor. Zira binlerce ton toprağı yıkayacak kadar çok elinizde siyanürlü suyun (çözeltinin) olması gerekir.
Bunun için çoooook geniş ve çooook derin bir siyanür havuzunun olması lazım. O nedenle altın madenine yakın bir yerde tıpkı şu an Çanakkale’de olduğu gibi doğanın anasını ağlatıp, benden sonra tufan deyip geniş bir havuz kazarsınız.

Madenin ve hacminizin büyüklüğüne göre değişmekle birlikte çapı 200-250 metre, derinliği 60-70 metredir. Boğaz köprüsünün denizden 67 metre yüksekte, bir futbol sahasının 105 metre olduğunu da belirtelim. O siyanürlü çözeltinin bulunduğu havuz mutlaka açık havada olmalıdır. Zira bu zehiri yine doğa ana sayesinde bertaraf ederiz. Siyanürlü çözeltiyi güneş ışınlarına maruz bıraktığınızda UV ışınları CN’yi parçalar ve görece daha az zararsız hale gelen bir çözeltiniz olur.

Peki, sorun ne mi? Sorun şu güzel kardeşim. O kazdığınız havuzun altını, o suyun yeraltına sızmaması için branda gibi bir yalıtkan malzemesi ile kaplarsınız. O branda da toplu iğnenin ucu kadar dahi sızmanın olmaması gerekir. Hele ki FAY HATTININ HİÇ OLMAMASI GEREKİR. OLURDA DEPREM OLURSA o aşağıdaki bez hem üzerinde suyun ağırlığı hem de depremin etkisi ile yırtılabilir. O yırtığın sebep olduğu sızıntıyı en iyi ihtimalle 1-2 saat sonra fark edebilirsiniz. O da her an ölçüyor olmanız şartı ile ve deprem esnasında o civardaki görevlilerin sağ ve işinin başında olup, oraya müdahale etmek için hazır olması şartıyla geçerlidir. O Siyanür havuzunu yaparken aslında baraj yapıyormuşçasına alt yapı ile yapıyor olmanız gerekir.

Bir de aşırı yağış ve sel gibi riskleri de unutmayalım. O baraj taşmamalı. Zira esas tehlike o havuzun (Allah muhafaza) taşması-yıkılması veya asla fark edilemeyecek boyutta sızıntı ile (her gün sadece 200 litre sızsa) yer altı sularına, bitkilere, hayvanlara ve toprağa karışmasıdır.

Siyanür zehirlenmesi direk olmasa dahi, farklı zehirlenme/ rahatsızlıklara sebep olacağı ve ana etkenin siyanür olduğu ancak otopsi vb. durumlarda ortaya çıkması mümkün olacağı için çevredeki insan – doğa hayatındaki farklı sebeplerdenmiş gibi görünen ölümler uzun süre fark edilmeyebilir. Peki, bu siyanürden başka yöntem var mıdır altın üretmek için? Vardır! Hem de birden fazla. Ama daha maliyetli ve daha uzundur. Ama özet şu, değil 1 kilo 100 ton altın bile, bir insanın saçının telini geri getiremez.

En son Romanya’da bu risk gerçekleşti ve siyanür havuzu hasar gördü. Çernobil’den beri Avrupa’da yaşanan çevre felaketi olarak tarihe geçti. 50 km. çapındaki alandaki tüm doğal hayat sona erdi. Bu rakam da resmi açıklamalar. Uluslararası maden kanuna göre bir hacim kayada 10 Gr altın bulunduğu takdirde buna izin veriliyormuş... Bizde ki 0,6 gr!

Beğen

Ömer Sabri KURŞUN
Kayıt Tarihi:11 Ağustos 2019 Pazar 22:05:47

SESSIZ, DILSIZ BIR ÇıĞLıKTıR FATSA! YAZISI'NA YORUM YAP
"Sessiz, dilsiz bir çığlıktır Fatsa!" başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR


Henüz yorum yapılmamış.

Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.