Ba BayBuhar
0 şiiri ve 43 yazısı kayıtlı Takip Et

Karanlık oda



Karanlık Oda

“Bazen düşünceler, beynimizde bir ur oluşturur, öyle ağrır ki başımız...”

Her şey lisedeyken psikoloji dersinde anlatılan ve kafamda kalan tek şey olan karanlık odada objelerin farklı varlıklar gibi algılandığı bilgisinden kaynaklanmıştı. Eskiden felsefe psikoloji mantık okurduk şimdi var mı bilmiyorum ama toplum bu kadar mantıksızlaştığına göre “yok ella’em”.
Oysaki çocukluğumda karanlık odayla ilgili hiç bir sorunum yoktu, hani derler ya “çocukluğuna inmek lazım” aksine karanlık bana huzur verirdi.

Yıllar geçmesine rağmen bir türlü karanlık odada kendimi objelere kaptırmaktan ve karanlık oda sohbetlerinden kurtulamıyordum. Bomboş bir odada yer yatağından başka hiç bir şey olmayan boş oda deneyimim bile başarısız olmuştu bunlardan kurtulmaktan.

Sonunda vazgeçtim, onlarla barışık olmaya karar verdim, ama ne barışık olmak. Artık kendi aralarında karşılıklı konuşmaların olduğu hatta güncel konularla birlikte felsefi söyleşiler dolduruyordu odayı. Söyleşilerinde bana pek söz düşürmüyorlardı yetersiz gördüklerinden.
Kaf dağından gelmiş bir ecinni gibi duran elbise askısının “Seni cahil seni, niye okumuyorsun he!”deyişiyle üzerindeki gömleği bir baston gibi kafama vuruşunu hiç unutmamıştım.
Gerçi o günden sonra sürekli okumaya başladım ama okuduğum her şeyi adeta onlarda okumuş oluyorlardı. Sanki onlar için okuyordum. İşin daha kötüsü fırsat verdikleri kadarıyla savunmaya çalıştığım her tezi çürütüyorlar ve istemesem de onlardan etkileniyordum.
Bu da günlük yaşantıma olumsuz yansıyordu, insanlara bir türlü anlatamıyordum.

Bir gün demokrat olmadığımı söylediğimde ne faşistliğim kaldı, ne komünistliğim, ne geri kafalılığım kaldı, ne de halk düşmanlığım.
“Ulan, vallahi bu bavulun fikri be!” diye bağırmıştım.
“ Ne bavulu, bu kafayı yemiş be” diye söylendiler.
Nasıl anlatabilirdim ki dolabın üzerindeki eski tahta bavulun ağzını koca koca açarak anlattığı anti demokratik sohbetini.
Evet evet… aynen şöyle demişti.

“Ben Demokrat Değilim!”
Demokrasiye inanmıyorum ki demokrat olayım...
Demokrasinin sihirli sözcükleri “Eşitlik, egemenlik, özgürlük, hak...” kulağa ne kadarda hoş geliyor. Üzeri balımsı tatla kaplanmış zehirli kapsüller adeta. Daha bu gün yine yüz binlerce soluklar doğdu, her biri apayrı kulvarlarda koşmaya başlayacak olan insancıklar. Pardon... nerde hani o sihirli sözcükler. Çoğunluğu daha işin başında kaybetti. E…! Canım mücadele verecekler demokrasinin sihirli kapsüllerinden yutmak için.
Ben verdim, anam-babam verdi zavallıların hiç yüzü gülmemişti. Dedemi söylemeye gerek yok yavrusunun yüzünü bile hiç görmemiş ki, gün yüzü görsün.
Yoksa medeni dünyaya demokrasi, sevimli yüzlü tüketim canavarı kapitalizmle mi geldi...

Yok yok… bildiğim kadarıyla bir varmış bir yokmuş, eski Yunan’da Socrat döneminden beri demokrasi diye bir şey varmış. Söylentiye göre onun da bunu Zerdüşt’ten arakladığı söyleniyor, az benim araştırmam da aynı sonuca vardı ya neyse, biz öyle kabul edelim. Gerçi en iyi uygulandığı dönem olarakta o dönem bilinirmiş ama okuma hafızam beni yanıltmıyorsa Socrat olup bitene bakmış demokrasinin sonunun “tiranlık” olduğunu söylemiş ve demokrasiyi terk eylemiş. En büyük sofistlerinin “vazgeçtim oynamıyorum” diye mızıkçılık yapmasına sinirlenen mülk ve halkın efendileri “la gardaşım no’rüyon sen biz kimi emecüük” serzenişiyle bizim Socrat’ı zehirleyivermişler.

Adam dürüst amma bu kadar sıkıntılı bir durumda dahi “tavuk cücuk” mü ne… borcu varmış öde demiş hanımına. Bizde olsa durun bakayım bi beş altı gün “veda birleşmesi”yapayım derdi zağar. Yok daha beteriydi dilim varmıyor söylemeye.
Bu masalda burda bitmiş mi… yok yok bitmemiş.

“Eşitlik” kavram olarak bile kendi içinde en büyük dengesizliği oluşturur. Niteliği bilmezseniz o zaman başka niceliksel bir dengeden söz edebilersiniz... Vazgeçtim niceliksel bir dengeden bile söz edemezsiniz. Herhangi bir “1” bir başka herhangi “1” ile eşit olamaz nicelik olarak bile iki farklı bir olgudan bahsediyoruz. Çünkü onlar zaten farklı “1” lerdir, birbirlerinden farkları vardır. O zaman eşitlik nerde var, biri bana söylesin de bende bileyim. Öyleyse eşitliği bir geçelim ve üzerini çizelim.

“Egemenlik!”… Bir oy bir egemenlik mi? Parlamento veya meclise bunun yansıması. He… bakın ne güzel yansıyor bizde. Demokrasi, tercih hatası yaptırır insana. Demokrasi sosyal bilimin bir konusu değil midir?

Diyelim ki bin kişiye bir bilimsel soru sorulsun ve bin kişi de yanlış tercihi seçsin o yanlış tercihi doğru mu kabul edeceğiz. Ya da hiç doğru seçeneği olmayan bir soru gelirse ne yapacağız. Bu sorunun doğru seçeneği yok demiyecek miyiz? Bir de soruyu okuma ve anlama yetkinliği olmayan birine bu sorular sorulursa ne olur öyle ya bir oy bir egemenlik. Hah hah hah... Tüm toplumun entellektüel seviyesi birbirine yakın olmadıktan sonra, (ki bu da imkansızdır) seçme ve seçilme adaletli olamaz. Bu emperyalizmin, emperye edilmeye çalışılan toplumlar üzerinde kendilerine kullanabilecekleri bir argüman elde etmelerini sağlar. Rönesans baba bize böyle emretmiş, ne diyelim? “ Eyvallah!”
“Özgürlük” Başkasının özgürlüğü başlayana kadar benim olan alan öyle mi ondan sonrası “Yassah gardaşım yassah!”

Yoksa her istediğini düşünebilme, söyleyebilme ve yapabilme gücümü. Gözümü kapatıyorum ve her istediğimi düşünüyorum “Yaşasın özgürlük!”. Gözümü açıyorum, dilime ne gelirse söylüyorum, hepsini eyleme dönüştürüyorum... Ve başıma gelmeyen kalmıyor. Vay başıma gelenler!...

Özgürlüğü yasalar, etik kurallar ve toplumun kurallarımı karşılayıp kısıtlıyor. Pek inanasım gelmiyor yoksa başkalarının bizden önce daha özgür olmalarımı kısıtlıyor. Bakın işte bu kafamı kurcalıyor. A… unuttum demokrasinin bize sunduğu kadar özgürdük öyle değil mi?

Paylaşım birimi “Para” . On dönüm bostan yan gel Osman veya babanın malı mı zannettin de ha bire yiyorsun. Çalış senin de olur... İnsan üç öğün beslenir, iyi canım hadi altı öğün olsun tamam tamam anladık aksırıncaya kadar tıksırıncaya kadar yesin! Sanki dünyaları yiyeceksin. Kedi köpeğinde avlanması çalışmak, avı beslenmek. İnsan üst baş giyer, bir yerlerde barınır, nerede mi saraya sultan olsan ne yazar yine bir yerlerde değil mi sanki, yanına birde zevce verdin mi, oh ohh suyundan da koy.
Kedi köpekte barınır onun da zevcesi vardır. Boş zamanında oyun oynar eğlenir “Vur patlasın çal oynasın!” eğlenti işte onu da yapacak. Kedi köpekte oynaşır durur. Ama insanı boş bırakmaya gelmez boş kalırsa mazallah düşünür sonra. Aman canım vazgeçtim düşünse ne olacak önüne üç beş kitap at abuk subuk okusun düşünsün ne çıkar.

Ne var canım bu “hak”larda “ gökten düşmüş üç elma” paylaşın aranızda işte, çalıştığınıza inandığınız kadar alın, ama o kadar şeyi de paylaşamazsanız bir paylaştıran bulunur elbette. Bir sana üç bana “hak” dediğiniz bu mu alın tepe tepe kullanın hakkınızı. Yok yok siz başka haklardan bahsediyorsunuz. Yaşam biçimi içindeki davranış haklarınızdan mı. Kısa, uzun, dar, kalın rengarenk giysiler ya da istediğiniz gibi ibadet edin isterseniz on takla atın, hoplayın zıplayın ya da gurup halinde transa geçip rengarenk ışıltılı düşler süslesin uhrevi yapınızı. Valla hiç sakıncası yok uzanamadığınız üzüme koruk dedikten sonra, alın size istediğiniz kadar “hak” tepe tepe kullanın.

Başka ne vardı şu demokrasinin içinde “adalet mi?” Bak işte orda dur! O onun içinde değildi kim karıştırmış oraya. Hukuk mukuk al bir şeyler idare et. Ama adalete, dengeye, insan olmaya iş gelince işler değişiverir. Kimse kusura bakmasın bunları demokrasi denilen şeyin içine oturtamazsınız.”

Olanca varlığımla itiraz ettim. “Sus be sünepe!” dediler hep birden. Bir türlü işe yaramayan ama atmaya kıyamadığım bilge edasıyla oturan masanın üstündeki ışıldağa baktım. Bana “sorma” der gibi bir el işareti yaptı parmağını iki yana sallayarak. Perde bir garip sallandı, üstüme çullanacak sandım, metalik bir sesle söyleşiye katıldı.
“Okumak, Anlamak, Aydınlanmak.

Kendimi bildim bileli okudum başkalarının yazdıklarını, üstelik para ve zaman vererek. Kırkına merdiven dayadığım yaşında ötesine geçerek. Öyle kirlenmişti ki kafam, adeta bilgi sayfaları uçuşuyordu zihnimin içinde. Öykü, roman vs. büyüklere masallar. Gazete, dergi, makale vs. büyüklere öğütler. Kitap en iyi dostmuş, öyle bellettiler bize, vallahi yalan. O kadar ablukaya alınmıştı, öyle karmakarışık yapmıştı ki kafamın içindeki eller, üstelik bunu kendi isteğimle ben mi yapmıştım, yoksa en iyi dostum mu bilemiyorum.

Sonra birden durdum, bu kadar bilgi atıklarından nasıl kurtulacağımı düşündüm. Belki de en iyi tarafı buydu, bunu bana düşündürten belki buydu. Kitaplığıma baktım, bir çırpıda hepsinden kurtulmak istedim. Acaba satsam kaç para eder diye düşündüm, sattığım paraya tekrar kitap alacaktım, vazgeçtim. Elime birkaç çuval alıp tek tek atmaya başladım. Duraksadığım anlar oldu. İşte zaafım... Onu yenmeliyim, dedim ve yendim. Hepsini teker teker attım. Kapının önüne bıraktım, apartman görevlisi bir güzel yaksın diye.

Vay be… birden kitap yaktıran insan oluverdim. Ah bir bilseler mazallah başıma ne işler açardı şu bizim entellektüeller.
Sonra tozlanmış bir kutu içinde bir kitap daha buldum kitaplık raflarının en kuytu yerinde, hayret hiç görmemişim bunu. Elime alıp içine baktım. Evet, evet bu bir “Kuran”dı. Niye hiç okumamışım, diye düşündüm.

Gözlerim bir an geçmişte gezelendi. Okumadığım ama en çok anlatılan, en çok dinlediğim bu değil miydi? İlk sayfasını açtım, hayret “Oku!” diyordu. Bana, sana, ona “oku” diyordu. Oysa ben hep dinlemiştim... Dinledikçe de çok korkmuştum, sol elimi bile uzun müddet kullanmamıştım ya da hiç sesimi çıkarmamıştım hakkım yendiğinde... Bir tür “kast”ik yükselişimin önleneceğini belirtmişlerdi, bedeli günah olan eylemlerimde. Bana öyle anlatmışlardı zihinlerinde bilgi kırıntısı bile olmayan insanlar.

Daha sonra zihinleri bilgi kirliliğinde olan sömürgen insanların çevirgen anlatımlarıyla nasıl toplumu evirip çevirdiklerini görmüştüm, ruhban rütbelerini oluşturdukları makamlarda. Hep onlar anlattıklarına şahit tutuyorlardı şu an elimde duranı. İçime yerleşen o hezeyanlarla yıllar yılı tozlanmış bir kitabı açamamışım demek.

Ama çok şaşırmıştım daha ilk başta “dinle” demiyordu, “oku” diyordu. İnsanların yazdığı bir kitaplık dolusu bir yığın kitabı okumuştum ama Tanrı kelamı bir kitabı hiç okumamıştım, üstelik ilk emri “oku” olmasına rağmen.
Okudum, okudum ve düşündüm. Çiçeği oku, böceği oku, maddeyi oku, evreni oku, insanı oku, kendini oku diyordu, okudum okudukça... Hayret, ne kadar güzelmiş!

Ama hiç benzemiyordu bana anlatılanlara. Ne korkularım kaldı ne de ümitsizliğim. Yıllar yılı sol koluma ne kadar haksızlık yapmışım meğer. Ne kadar çok ezmişler beni meğer. Ne kadar çok yok etmişler beni bende meğer... Ne kadar çok günah işlemişler, işletmişler meğer...
Yanı başınızda sımsıkı sarmaladığınız, dokunmaya dahi korkutulduğunuz “O”nu anlamaya ömrüm yetmez gibi geliyor bana ama üç sözcükle anlatılabilir.
Okumak, anlamak, aydınlanmak...”

Teokratik bir vaaz dinlemiştim. “ Ama dedim, teokratiklik pısırık muhafazakarlığı getirmez mi?” Gülüşmeler duyuldu cahilliğe imgeleyen.
“Ne teokrasisi biz sana ondan mı bahsediyoruz, hele hele muhafazarlık hiç değil”

“Muhafazakarlık, dedikde aklıma geldi.” dedi askıdaki baston şemsiye.
“Bıraksak gitsek mi? Acaba böyle daha mı iyi olur? Korkaklığın bir tarifidir bu. Ya da ne yaparlarsa yapsınlar bana dokunmasınlarda, bana dokunmayan yılan bin yaşasın misali. Korkaklığın bir başka tarifi de budur işte. Buram buram muhafazarlık kokar, elindekini kaybetme korkusu, kazanma duygusunun önüne geçer. Muhafazakarlık öyle bir illettir ki ilk başta şiddetle karşı çıktığınızla kol kola gezdirtir adamı hatta karşı çıktığınız her ne ise onun olgusu sizde, sizin olgunuzun önüne geçer ve siz ses çıkartmazsınız hiç bir zaman. Muhafazakarlık, bizzatihi emek verdiğiniz kendi payınızın bile çalınmasına şükreyletir. Bu çalınmaya karşı çıkmak ilahi adalete karşı çıkmak olgusunu işletir içinizde.

Bir taş, bir kaya misali olduğunuz yerde kalırsınız. Üstünüze yağan kar, dolu, yağmur ya da sertçe esen rüzgarların sizden alıp götürdüklerine hiç aldırmazsınız. Siz nasıl olsa ordasınız, nefes almanıza şükredersiniz. Şükrünüz Tanrı’ya değildir aslında, sizi şükürcü durumda bırakanlaradır.
Ve bir gün irice makinalarla gelirler kırarlar un ufak edip kazırlar sizi oradan, akar gidersiniz umursamadığınız yağmurla birlikte ya da alıp savurur sizi rüzgar, kim olduğunuzu bile unutursunuz. Muhafazakarlığnızın bedelini ödediğinizi düşünmezsiniz bile yok olup gitmişsiniz kendinize bile bir elveda demeden zaman içinde.

Vurup kıralım mı devrimci bir ruh içinde, tövbe haşa... Yıkalım yakalım mı kural tanımadan anarşisti mi olalım toplumun, tövbe haşa... Yok mu edelim geçmişi bir daha iz bırakmadan sadistçe, tövbe haşa...
Geçmişimize küfredip, soyumuzu sopumuzu aşağılayıp sinobist bir özentiyle entellekteül kibrimizi sıvazlatalım mı godoşca, tövbe haşa... İnanç emperyalisti mi olalım kitlelerin tövbe haşa... O zaman ne olalım?...

Olduğumuz gibi olalım, geçmişimizdeki enerjiyi çıkartalım ortaya, atılganlığımızı tekrar yaşayalım radikalistçe. Hırpalamadan atalarımızı geleceğe bakalım Mustafa Kemal’in gözleriyle, ne pısırıklaşalım muhafazakarlıkla, ne de kıvılcım saçan gözlerle bakıp etrafa kan dökülsün ellerimizden devirmenin, yok etmenin öfke kusan ruhuyla.

Gereği kadar cesur, gereği kadar atılgan, gereği kadar sevecen, gereği kadar girişken, ihtiyacımız olan damarlarımızdaki asil kanla birlikte adaleti anlamakla olur her şey.”
Sırılsıklam olmuştum yorganın altında, “Oh oh ne ala, gelin geçin insanlığın üstüne çözüverin tüm sorunları.” diye fısıldamıştım kendi kendime.
Kısa devre yapmış gibi ikide bir yanıp sönen ışıldak yorganımı araladı.

“Kurtarıcı mı arıyorsun kendine, hadi ordan. Önce kendi varlığını bir düşün. Varlığımızın teması nedir? Değişmez soru budur. Bu her şeyin sorusu değil midir? Aslında bu bir soru değil bir tercihtir. Tercihse bir teveccühtür.
Gerçek neden ve ne zaman saklanır? Bu sorunun cevabı saklanan gerçeklerden kimin, nasıl fayda beklediğine göre değişkenlik gösterir.
İnsanlar, gerçekleri kendi gerçeklerine uyarlamak için her türlü argümanları kullanarak üretmek istediği ortamı ve atmosferi üretirler. Ulaşmak istediği kitlelerin zihinlerini dövme ve yumuşatma ile o insanları büyüsel bir ortama düşürmüş olurlar. Bu ortamı üretirken sahip oldukları argümanların çeşitliliğiyle ne kadar çok insanı bu ortama çekmişler ise ortam üreticilerinin de vebali o kadar büyük olmaktadır.

Aslında insan neden böyle bir şey yapma ihtiyacını duyar ki?... Öyle zannediyorum, o ilk baştaki değişmez soruya, kendi verdiği ya da verdirtildiği cevabına göre yanılsanan büyüsel ortamın pasif veya aktif ögesi olacaktır. Ya da gerçeği görmek için verdiği çabalar, başta kendi kendisine olmak üzere büyüsel ortamın sahipleri ve bütün aktörlerince yaşatılacak olan acılara katlanmak zorundadır. Kolay kolay hiç kimse bu acıları tercih etmeyecektir.

Bir ayrık otu gibi yaşamımızın ve oluşturulan intellektüel yapımızın her alanına yayılan bu olgulardan kurtulmamız imkansız gibi gözükmektedir ama imkansız değildir. Bu bir majidir, bir büyüdür. İşte toplumlar da bu büyüyü bozacak büyü bozucularını, inisiyelerini aramaktadırlar.
Ben büyülü matruşka ortamlarında yetiştirildim. Öğretilmek istenen tarihi, öğretilmek istenen dini, öğretilmek istenen ne varsa onları öğretilmek istendiği gibi öğrendim. Bana aşılanmış küçük beklentilerim olduğu süresince de büyülü yaşamımdan hiç şikayet etmedim. Bu atmosferde küçük önemsiz bir parça olmak beni hiç rahatsız etmedi. En azından bilginin, bildiğim kadarıyla olgunluğuna eriştim ama küçük önemsiz bir parça oluşum yine beni hiç rahatsız etmedi sadece genele bakışımda dayanılmaz acıları hissettim.

Unutmak; acıdan kaçışın en güzel yoludur. Ve ben unutacağım çünkü ben de bir büyü bozucu değilim.”

“Ama dedim, alternatifsizlik bir alternatif değildir.”

Hep birden üstüme çullandılar, “ Pramidal yapıda “eğitim yönetimi” biçiminden söz ediyoruz, bunca sene bizimle yaşıyorsun daha bunu da mı anlayamadın be kafasız” bağırışları kafamın içinde zonkladı.

Ne demek istemişlerdi aslında anlamıştım... Ya da anlamak istememiştim.

Sonunda onları bilmem ama ben kurtarıcımı bulmuştum, evet evet… kesinlikle bulmuştum. Parmağımın ucundaki lambanın düğmesine dokundum ve hepsi birden olması gereken gibi oldular. Yani birer nesneye dönüştüler. Ve ben özne olarak kaldım.

“Yaşasın aydınlık”.
O günden sonra hep ışıklar açık uyudum.


Beğen

BayBuhar
Kayıt Tarihi:21 Temmuz 2019 Pazar 12:32:46

KARANLıK ODA YAZISI'NA YORUM YAP
"Karanlık Oda" başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR

Okuduğunuz yorum yazar tarafından etkili yorum olarak seçilmiştir.
Gülüm Çamlısoy
21 Temmuz 2019 Pazar 20:47:24


Karanlık çok göreceli, değerli yazarım ve de bilginin kaynağı elbette uzantısı.
Okumam gerekirken yazıyorum yazmam gerekirken okuyorum ve derken düş çukurunda düşüp dünümü çıkarmaya çalışıyorum mahzenden anlayacağınız boşuna yazmıyorum.
Sevgiyi de kutsayan bir sevinç ve coşku ve de karanlığın ipi çekilip de aydınlık dahi kundaklanırken.
Söyleyecek çok şey var duygu söylemi doğuran ve de acılar içimize çöken.
Saygı ve teşekkürlerimle.
Hoş bir beyin fırtınası idi hele ki akıl tutulmasının çok revaçta olduğu bir dönemde...

1 cevap yazılmış Cevap Yaz


BayBuhar 21 Temmuz 2019 Pazar 21:45:36
Aydınlığın azalmasidir karanlığa alan açan.
Çok güzel bir yorum okudum sözcüklerin armonisine hayranlıkla baktiran değerli yazarımdan.

Saygıyla selamlıyorum efendim.
Var olun.
Filiz Şahin.
21 Temmuz 2019 Pazar 16:02:53
Güzeldi
sıkı bir sorguydu

saygımla

1 cevap yazılmış Cevap Yaz


BayBuhar 21 Temmuz 2019 Pazar 16:23:32
Sağolun...
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.