Hakan Gezik...
112 şiiri ve 10 yazısı kayıtlı Takip Et

Kör baykuş



KÖR BAYKUŞ


“Bana kol kanat gerecek birileri yok mu?” diye bağırdı minik baykuş. Sesi derin vadilerde yankılandı durdu. Ardından kanatlarını hızla çırpıp havalanmayı denedi. Yağmurdan kaçıp duldasına sığındığı kayın ağacının dalına başını çarptı; o an ıslak zemine dengesiz bir biçimde düşmekten kurtulamadı.

“Yuvamdan ayrı düştüm.” diye dövündü sonra. “Güçlü kanatlarım var lakin yönümü bulamıyorum.”

Kör baykuşun yardım çığlıkları vadileri saran o karanlık ormanda yankılandı durdu.

“Kayboldum… Evim çok uzaklarda olamaz… Beni duyan birileri olmalı!”

Önce kayın ağacından düşen bir dal parçasıyla irkildi, ardından güneşte kuruyan kozalakların çıtırtısına kulak kabarttı. Duyduğu her ses, her tıkırtı onu ölesiye korkutuyordu ki... Yuvasından ayrı düşmüştü. Evini arıyordu. Gitmeli miydi kalmalı mıydı onu da bilmiyordu. Ya ebeveynleri kendisini aramaya çıkmışlarsa onu yuvaya yakın bir yerlerde arıyorlarsa. Evinden çok fazla uzaklaşmak akıllıca değildi. Neden sonra bir kelebek sokuldu yanına, kanatları gökkuşağının göz alıcı tüm renklerini gölgede bırakıyordu.

“Kör müsün?” diye höykürdü yavru baykuşa. Yanına sokulup ona daha yakından baktı.

“Evet.” dedi minik baykuş “Her yer karanlık, kör bir kuşum ben, göremiyorum, uçsuz bucaksız bir dünyam var lakin içi boş. Kimse yok burada…. Bir tek ben varım.. Yalnızım burada.”

Kelebek, kör baykuşun fısıltılarını duyamadı. Kanat çırpıp daha da yakınına sokuldu. Minik baykuş sözlerine kaldığı yerden devam etti.

“Keşke görebilseydim!”

“Maden göremiyorsun ne işin var senin bu yabanda?”

“Güçlü kanatlarıma güvendim. Annemi beklerken yerimde duramadım. Hızla çırptım kanatlarımı. Delice uçtum… uçtum… Gücüm tükenince kendimi yerde buldum oysa annem ve babam kanatlarımı kullanmamam konusunda defalarca uyarmışlardı beni.”

Kelebek, kanatlarını güneşe doğru çevirip kibirli bir ruh haliyle sordu.

“Sahi göremiyor musun beni? Kanatlarımı? Güzelliğimi? O kadar çok şey kaybediyorsun ki! Ben bu ormanın en güzel kelebeğiyim. Ben kraliçeyim. Kraliçe kelebek… Benden daha güzel bir canlı bu ormanda yaşamaz. Ben bu ormanın güneşiyim ötekiler çirkin suratlı birer ateşböceği.”

Küçük baykuş cevap vermedi.

“Annem beni aramaya çıkmıştır.” diyebildi sadece kıyısında durduğu kayın ağacının gövdesine yaslanıp o halde pustu kaldı.

“Sana söylüyorum!” diye sesini yükseltti kelebek “Sahi şu muhteşem güzelliği göremiyor musun?”

“Hayır!” diyebildi küçük baykuş. “Hayır! Ben karanlık… Ben… Kocaman bir boşluktan başka bir şey göremiyorum. Göremiyorum kraliçe kelebek. Üzgünüm!”

Minik baykuşun bu son sözleri kelebeğin canını sıkmıştı. Uçmalı mıydı, yoksa orada kalmaya devam mı etmeliydi karar veremedi. Daldan dala konar, gördüğü çiçeklere konar, göz alıcı renk ve desenlere sahip kanatlarını onlara gösterir bunları yaparken de güzelliği başını döndürürdü. Hayatı, albenisine şahit olacak çiçekler ve böcekler arasında geçip giderdi.

“Çok susadım.” dedi kör baykuş. Sesi o derece cılız çıkıyordu ki. Güçlü kanatlarını çırpıp oradan uzaklaşmaya niyetlenen kelebek uçmaktan vazgeçip baykuşun yanına, bir karış ötesindeki ince bir ağaç sürgünün üzerine konup sordu:

“Kaç gün oldu yuvandan ayrı düşeli?”

“Bilmiyorum.”

“Sen körsün nereden bileceksin ki günleri! Güneşin doğuşunu… Gecenin güne kavuştuğunu… Sahi nereden bileceksin ki bütün bu güzellikleri! Sen ve senin gibilerin varlığı bu dünyaya ağır bir yük. Bir işe yaramazsın. Varlığın bu dünyaya devasa bir yük.”

“Bilmiyorum.”

“Sen ve senin gibileri bu güzelim ormanda barındırmamak lazım. Bu topraklarda işe yaramaz bir deve dikeninden başka bir şey değilsiniz. Hepinizi yok etmeli. Aldığımız havayı kirletmeye hakkınız yok ama!”

“Bilmiyorum… Bunu daha önce hiç düşünmemiştim. Özür dilerim kraliçe kelebek ben… Ben… Bunu isteyerek yapmadım. Kimseye kötülüğüm dokunsun istemem. Ben henüz küçüğüm... Küçüğüm… Bilmiyorum efendim. Neden var olduğumu, ne işe yaradığımı bilmiyorum. Haklı olabilirsiniz efendim. Haklısınız sanırım.”

“Haklıyım tabiî ki! Ben her zaman haklıyımdır.”

“Çok acıktım ve susadım. Bana yardım edebilir misiniz efendim? Ailemi bulmamda… Ben kayboldum da… Evimi bulamıyorum.”

Dudak büktü kelebek baykuşa cevap vermedi; ikirciklendi. Bir şey söylemek istedi, durdu kanatlarını özgürce gerdi, esnedi konuşmak yerine susmayı tercih etti. Yavru baykuşun irice açılmış sarı gözlerine dikkatlice baktığında yüzünü buruşturdu. İri, göz alıcı devasa bir boncuk gibi karşısında duran o güzel sarı gözlerden etkilendi. Göz alıcı renklere sahipti; lakin böyle etkileyici değildi gözleri. Kör baykuşu kıskandı. Ne yapacağını nasıl davranacağını bilemedi o an. İkircikli ruh hali kendini anlamsız bir öfkeye bırakırken,

“Seni burada istemiyorum.” diye bağırdı öfkeyle. Sustu, nefesini toplayıp var gücüyle bir kez daha sesini yükseltti. “Bu ormanda seni istemiyorum.”

Küçük baykuş sinmiş bir ruh haliyle sordu.

“Neden efendim? Sizi kızdırdıysam lütfen beni affedin. Böyle bir amacım yoktu inanın.”

“Hem de çok!” diye ünledi kelebek. “Seni burada istemiyorum. İs…ten… mi… yor…sun… İstenmiyorsun o kadar.”

“Ama neden?”

“İllaki bir nedeni mi olmalı bunun? Hoşlanmadım senden. Bu ormanda güzelliklere izin var. Senin gibi uğursuz, kör bir baykuş olsa olsa dağlara yakışır. Tek laf etmeden gidiyorsun buradan! Hemen!”

Yavru baykuşun irice açılan o güzelim gözleri kelebeğin öfkesini daha da alevlendiriyordu.

“Buraya yakışmıyorsun. Ben bu ormanın güzel olduğu kadar güçlü bir üyesiyim de... Güçlü kanatlarımı çırpmaya başlarsam o girdapta yitip gidersin sen. Nefesim dahi güçlü bir boran koparmaya yeter. Ormanın altını üstüne getirir güçlü öfkem. Dua et aç değilim aç olsaydım sabah kahvaltısı niyetine seni yerdim.”

Kör baykuş kelebeğin karşısında çaresizce titredi. Gözleri alevden bir kor parçasıydı, kalbi fırtınaya tutulmuşçasına çarpıyor, tüm vücudu delice sarsılıyordu.

“Lütfen be…beni ye… yemeyin efendim!” diyebildi tüm cesaretini toplayıp. Kekeliyordu, kıyısında durduğu kayın ağacına daha bir sokularak sözlerini yineledi. “Lütfen be… beni ye… yemeyin! Ben henüz çok kü… küçüğüm. Size bir zararım dokunmaz ama!”

“Burada kalmana müsaade etmiyorum. Doğruca dağa gidiyorsun. Baykuşlar uğursuz hayvanlardır. Bize fenalığın dokunur senin. Lanetlenmek istemiyorum. Dağa gidiyorsun. Aileni orada arayabilirsin. Muhtemelen onlar da dağda yaşıyorlardır. Bu ormanın sahipleri güzel ve güçlü canlılardır. Sen güzel de değilsin, güçlü de… Burada istenmiyorsun kuş!”

Kör baykuş kelebeğin tarif ettiği yöne doğru ilerlemeye başladı. Yürümeye başlamadan önce kelebeğe kendisini yemediği için minnet duyduğunu da söylemeyi ihmal etmedi. Kelebeğin kanat seslerini takip etti. Onun, yol gösterdiği patikada ilerlerken bir yandan varacağı dağı merak ediyor bir yandan da mırıldanıyordu.

“Ben kör ve uğursuz bir kuşum. Kelebek öyle söyledi. Buraya yakışmıyorum. Hakkı var, körüm benim. Bu güzel ormana yakışmıyorum. Dağa gitmeliyim ailem oradadır belki. Kelebek canımı bağışladı. Acıktım, susadım da… Neyse ki hala hayattayım. Bu dünyada ne iyi varlıklar var. Annemin masallarda anlattığı cennet belki de burasıdır. Kelebek affetti beni, canımı bağışladı. Ona ne kadar teşekkür etsem azdır.”

“Efendim!”

Sırtında ağır bir yük hisseden baykuş olduğu yere kapaklandı. Üzerindeki ağırlığa direnecek gücü yoktu. Kalbi yerinden fırlayacakmışçasına çarpmaya başlamıştı; nefes alamıyordu.

“Efendim! Lütfen! Efendim… Canımı bağışlamıştınız ya... Canımı!”

“Canını bağışlamak!”

“Siz… Siz… Kelebek… De… Değilsiniz.”

Yavru kuş kımıldamıyor, üzerine binen yükün ağırlığı altında ezildikçe eziliyordu. Nefesi kesilmişti, başı dönüyordu. Direnmekten vazgeçti. Bayılmak üzereydi. Kendisine asırlar kadar uzun gelen bir bekleyişin ardından tüm cesaretini toplayıp sesini yükseltti.

“Siz kimsiniz efendim?”

“Sincap.”

“Sincap mı?”

“Evet, sincap… Bu krallığın tek hakimi. Efendi sincap. Sen prens sincap da diyebilirsin bana.”

“Efendi sincap lütfen bağışlayın beni krallığınıza izinsiz girmek istemedim. Göremiyorum, kelebeğin rüzgarına kapılıp buralara kadar geldim. Efendim, lütfen, lütfen bağış…bağışlayın beni.”

Sincap bir çırpıda baykuşun üzerinden atlayıp onun yerden kalkmasını emretti. Baykuşun yerinden doğrulmasının ardından hesap sorar gibi sesini yükseltti.

“Seni görünce bir böcek gibi ezmek istedim; lakin şanslı günündeymişsin. Haline acıdım, bağışladım seni.”

“Sağ olun efendi sincap ömrünüz uzun olsun, krallığınız daim olsun… Prensim!”

“Parmaklarımdan birine denk geldin, şanslısın. Ayağımın altında kalsaydın ağırlığım canını alırdı.”

“Büyük ve güçlü efendimiz minnettarım size.”

Sincap iltifatlardan etkilenmişti. Keyfine diyecek yoktu. O ruh haliyle;

“Başım bulutlara değecek kadar yüce.” diye yükseltti sesini. “Seni duymakta zorlanıyorum. Sesini yükselt baykuş emrediyorum sana!”

“Efendim minnettarım size. Yuvamdan ayrı düştüm, yolumu bulamıyorum. Yüce efendimiz ailemi bulmamda bana yardımcı olabilir misiniz?”

“Kör bir baykuşa neden yardı edeyim ki? Bundan çıkarım ne olacak?”

“Hayat boyu adınızı minnetle anarım efendi sincap. İyiliklerinizi her yerde anlatırım. Kalbimde taşırım sizi. Sizi sever, sayarım.”

“İyilik… Sevgi… Minnet… Bunlar karın doyurmaz kör baykuş. Bana ne verebilirsin sen onu söyle. Sahi bu işten çıkarım ne olabilir benim? Bir düzine ceviz? Bir miktar Fındık? Belki de kucak dolusu palamut? Sahi ne verebilirsin bana? İyilik karın doyurmaz kör baykuş.”

“Hiçbir şeyim yok efendim. Bir tek canım var. Küçük ve korkmuş bir kalbim var efendim. İnanın işinize yaramış olsa onu dahi hiç düşünmeden sunardım avuçlarınıza.”

“Verebileceğin küçük, korkmuş ve sinmiş bir kalp! O işime yaramaz kuş. Küçük, sinmiş ve korkmuş bir kalp asla işime yaramaz benim. Bana ceviz lazım, bol miktarda hem de… Fındık lazım… Palamut…”

Kör baykuş cevap veremedi. Susuzluktan, açlıktan ve yediği darbeden dolayı nefes almakta zorlanıyor, konuşacak gücü dahi kendinde bulamıyordu. Sincap güçlü bacakları üzerinde yaylanıp güçlükle ayakta durmakta olan minik baykuşa güçlü bir tekme indirdi. Zavallı baykuş bu darbenin etkisiyle bir kozalak gibi yerde yuvarlandı. Kendine geldiğinde bu kez göğsünde hissettiği ağırlık nefesini kesiyordu.

“Seni burada istemiyorum.”

Kör baykuş duyulur duyulmaz bir ses tonuyla karşılık verdi.

“Tamam.”

“Sen bir işe yaramazsın.”

“Haklısınız prensim. Ben kör bir baykuşum. Bu krallığa yakışmam. Beni yerim ıssız dağlardır. Kayalar, taşlar, derin koyaklardır.”

“Ha şunu bileydin kuş! Krallığımda zayıf canlılara yer yok. Kör bir baykuşu topraklarımda istemiyorum. Bana verebileceğin bir şey yoksa ülkemi terk edebilirsin. Bugün şanslı günündesin seni buralardan sürgün ettiğim için minnet duymalısın bana. Seni yemek istemiyorum. Cılız kemiklerin dişlerimin arasında kalır, sıkıntı yaratır bana.”

Kör baykuş sincabın kendisini serbest bırakmasının ardından minnet duyguları içinde yerlere kadar eğilerek efendi sincabı selamladı. Karanlık ormandan çıkıp gümüş dağlarına doğru yöneldiğinde gücünün anbean azaldığını hissediyordu.

“Ailemi bulmalıyım, yuvamı... Ayaklarım beni taşımalı… Mutlaka…”

Attığı her adımda ailesine daha fazla yaklaştığını düşünüp umutlanıyor, zayıf bacakları titrerken kalbi kanatlanacakmışçasına kanını pompalıyor, her adımda nefesinin tıkandığını hissediyordu.

“Bu… Bu ses… Sessssss… Bu… Suyun sesi olmalı bu...”

Sonra durdu, başını sesin geldiği yöne çevirdi.

“Duyduğum bu ses rüzgarın önüne kapılmış çamların sesi olabilir mi! Yuvada duyduğum o büyülü sesler gibi... Evime yakın çam ağaçları da çağlayanlar gibi böyle rüzgarda çağıldayıp dururdu.”

Bir an umutsuzluğa kapıldı küçük baykuş bu umutsuzluk yüzüne çarpan su zerreciklerini hissettiğinde yerini tarifi imkansız bir mutluluğa bırakıverdi.

“Bu su.. Bu… Su… Yaşasın! Burada su varsa yiyecek bir şeyler de vardır. Annem… Babam…Kardeşlerim de vardır... Onlar vardır, gören gözleri vardır burada, birileri vardır…”

Günlerce aç susuz yürümekten bitap düşmüştü. Sonunda aradığı suya kavuşmuştu. Su içmek için eğildiğinde gagası ıslak bir nesneye çarptı. Yüzünde hissettiği güçlü tokat darbesi onu suyun dışına fırlattı. Kendine gelmesi uzunca bir süre aldı. Yerinden doğrulduğunda nerede olduğunu hatırlayamadı.

“Neredeyim ben!”

Başı çatlayacak gibi ağrıyordu. İçinde bulunduğu karanlık, girdaba dönüşmüş onu yutmak istercesine hızla dönüyor ve burgaçlar oluşturuyordu.”

“Gümüş dağlarındasın baykuş.”

“Siz… Kim… Kimsiniz siz efendim?”

“Gümüş dağlarının sahibi”

“Efendim…”

“Evet, bana bu şekilde hitap edilmesinden hoşlanırım. Efendim diyeceksin bana. Bu dağların ve bu nehrin sahibiyim.”

“Efendim, ben… Ben… Bir adınız ol… Olmalı…”

“Büyük ve güçlü sazan balığı diyebilirsin bana. Bu nehrin padişahı benim. Yenilmez ve güçlü sazanım ben.”

“Büyük ve güçlü sazan balığı efendim adınızı bağışladığınız için minnettarım size.”

“Bugün şanslı günündesin minik baykuş küçük bir fiskeyle kurtuldun benden. Gazabımı üzerine çekmemek adına kelimelerini seçerek konuş. Sonra karışmam, üzerim seni.”

“Efendim, ailemi arıyorum. Ben zavallı bir kuşum. Gözlerim görmüyor. Kelebek, ailemin burada olabileceğini söyledi. Canımı bağışladı; ardından prens sincap sürgün etti ülkesinden beni lütfen bana yardım ediniz. Yolumu bulamıyorum, acıktım, susadım, gücüm tükendi efendim… Büyük ve güçlü sazan balığı lütfen kol kanat geriniz bana size minnettar kalırım. Efendi sazan.”

Sazan, küçük baykuşun iltifatlarından hoşnut kalmıştı. Böyle gururunun okşanması karşısında daha fazla sessiz kalamadı; kibirli bir ruh haliyle sesini yükseltti.

“Bunun bir bedeli olmalı.” Dedi.

“Bedeli?”

“Bedeli… Kör baykuş… Bununu mutlaka bir bedeli olmalı. Bana verebileceğin bir şeyler olmalı senin. Bu dünyada her şeyin mutlaka bir bedeli vardır. Annen sana öğretmedi mi bunu?”

“Hayır! Annem ve babam ne verdiyse hiç bir karşılık gözetmeden verdi.”

“Bana verebileceğin bir şeyler olmalı!”

“Ne gibi efendi sazan? Yapacağınız yardıma karşılık olarak size ne vermeliyim? Sizi nasıl mutlu edebilirim lütfen söyleyin bana?”

“Canım çekirge çekiyor ne zamandır, en son suya ne vakit bir çekirge düştü hatırlamıyorum. Bana çekirge getirmelisin hem de bir düzine çekirge. O vakit nehirden su içmene müsaade ederim.”

“Efendim!”

“Merak etme aileni bulmana da yardımcı olurum.”

Kör baykuşun gözlerinin feri sönmüştü. Son bir gayretle bir dala tutunmak istemiş o dal da elinde kalmıştı. O sarı gözleri bulanıklaştı. Bozkıra yağan kar misali o güzelim gözler ağardı, masum bakışları donuklaştı. Kanatlarını açtı, düşmemek için var gücüyle direndi.

“Ama ben göremem ki…” diye duyulur duyulmaz bir sesle mırıldandı.

Sazan sudan çıkıp minik baykuşu cezalandırmak istedi. Hızla hareket edip suları yardı. Kuyruk yüzgecinin dalgalandırdığı sular kör baykuşun yüzüne çarptı.

“Sen hainsin!” diye höykürdü sazan. “Emirlerime karşı gelenlerin hepsi birer haindir. Hayır sözünü şahsıma karşı bir isyan olarak algılıyorum. Hainlerin sonu nedir biliyor musun sen?”

“Padişahım… Efen… Efendim… Si…Siz… Size karşı gelmek gibi bir niyetim yok. Keşke görebilseydim. Gör… Gör.. Görebilseydim emrinizi yerine getirmeye çalışırdım. Ne yazık ki uçsuz bucaksız bir boşluktayım. Her yer karanlık. Etrafımda hiçbir şey yok. Ne bir kuş, ne bir böcek ne bir ağaç… Siz padişahımı dahi göremezken nasıl çekirge avlayabilirim?”

“Ben onu bunu bilmem baykuş. Zaten senden hoşlanmadım. Özellikle de o sarı gözlerinden hiç mi hiç hoşlanmadım. Büyülü gibiler… Sarı… Çok sarı… Bu derece sarı olması hiç de iyi bir özellik değil… Sakıncalı… Benim dahi öyle güzel gözlerim yok senin neden olsun? O güzel gözler sana neden verilmiş onu da anlayabilmiş değilim.”

“Gözlerim… Gözlerimi beğenmediniz mi efendim?”

“Beğenmedim.”

“Beğenmediniz mi?”

“Sakıncalı!”

“Bu konuda üzgünün elimden bir şey gelmez efendim. Böyle olmasını ben istemedim.”

“Çok konuştun seni dinlemek istemiyorum. Halletmem gereken çok iş var. Seninle yeterince uğraştım zaten.”

“Efendim lütfen bir yudum su.”

“Olmaz!”

“O kadar çok ihtiyacım var ki buna.”

“Olmazzzzzz… Bu nehrin padişahı olarak bu nehirden su içmeni yasaklıyorum.”

“Efendim… Lütfen… Dilim damağım kurudu. Daha fazla dayanacak gücüm kalmadı. O derece susadım ki… Bilmiyorum kaç gündür bu vaziyette yol alıyorum. Bacaklarım beni taşımayı reddediyor artık. Düşmemek için çok çabalıyorum. Nefesim kesiliyor, daha fazla dayanamayacağım.”

“Orası beni ilgilendirmez. Olmaz dedim… Olmazzzzz… Sakıncalı!”

“Şu devasa nehirden bir yudum su içmek suyunuzu azaltmaz efendim.”

“Azaltır… Fazlasıyla azaltır… Uğursuzluğun bu nehre de bulaşır. Belki beni de kör eder. Bunu kimse bilemez. Kendimi tehlikeye atamam.”

“Lütfen!”

Minik baykuş kanatlarından destek alarak suya bir adım daha yaklaştı. Yaklaşmasıyla da sazanın kuyruk yüzgecini göğsünde hissetmesi bir oldu. Bir kez daha yerlerde yuvarlanmaktan kurtulamadı.”

“Seni burada istemiyorum. Benimle inatlaşma kuş! Fenalığım dokunur sana.”

Yavru baykuş yediği güçlü darbenin etkisiyle uzunca bir süre kendine gelemedi.
Sazan irice açılan gözlerle onu süzdü. Kör baykuşun uyandığını görünce de sesini yükseltti.

“Nehri takip edersen az ileride kanadı kırık bir baykuşla karşılaşacaksın. Yuvası çok uzakta değil onun. Aileni bulmanda sana yardımcı olabilir.”

“Efendim!”

“Bu iyiliğimi unutma kuş!”

“Padişahım, efendim.”

“Kanadı kırık baykuş istediğim çekirgeleri bulmanda sana yardımcı olabilir. İstediğim çekirgeleri getirirsen seni affederim yoksa iki elim bir ömür yakanda olur unutma.”

“Tamam efendim… Unutmam…Minnettarım! Efendim size minnettarım. Elimden geleni yapacağım, size söz veriyorum.”

“O vakit buradan ayrılmana müsaade ediyorum. Çekilebilirsin kuş. Nehri takip etmeyi unutma. Bu nehir seni doğruca gümüş dağlarının zirvelerine götürecektir.”

Kör baykuş minnet duyguları içinde yürümeye başladı. Bir yandan da annesinden duyduğu bir şarkıyı mırıldanıyordu.

Su başında biten nane,
Göverir mi yine böyle,
Baharda yine böyle,
Gözyaşım yine böyle,
Kuruyunca yine böyle.

Hava kararmıştı. Yavru baykuş zifiri bir karanlıkta yol alıyordu. Suyun sesini dinliyor, çağlayarak akan su ona huzur veriyor, söylediği şarkı kendisini ayakta tutuyordu. Öyle çok susamıştı ki; lakin nehrin padişahı ona su içmesini yasaklamıştı. Şarkıyı mırıldanmayı bırakıp düşünmeye başladı. Sazan padişaha verdiği sözü hatırladı.

“Bunu yapamam!” diye mırıldandı sonra. “Bunu yapamam zavallı çekirgeleri nehrin padişahına teslim edemem; onlar da benim gibi yuvasından ayrı düşerler sonra.” Evinden ayrı düşen çekirgeleri hayal etti. O an gözlerinden süzülen bir damla yaş, ıslak çimenlerin üzerine düştü. Kederli bir ruh haliyle şarkısını mırıldanmaya devam etti.

Su başında biten nane,
Göverir mi yine böyle,
Baharda yine böyle,
Gözyaşım yine böyle,
Kuruyunca yine böyle.

Ihlamur ağaçlarının o güzelim kokuları etrafa yayılırken minik baykuş duraksadı. Meltemin önüne kattığı o güzel dağ havasını içine çekti.

“Benim evim de böyle güzel kokardı.” Diye söylendi. Yere çöküp bir yandan su sesini dinlerken bir yandan da kendisine mutlu günleri anımsatan o kokuyu derin derin içine çekti. Yerinden doğrulduğu an bir ses işitti.

“Orada biri mi var?” diye sesini yükseltti karanlıklar içinde bir ses.

Kör baykuş sesin geldiği yöne başını çevirdi.

“Evet efendim… Ben… Ben varım.”

“Burada ne yapıyorsun?”

Kör baykuş bu kez sesin sahibinden korkmadı o da kendisi gibi bir baykuştu onu çıkardığı sesten hemen tanıdı.

“Yuvamdan ayrı düştüm efendim evimi arıyordum. Padişah efendimiz senden bahsetti. Sen kanadı kırık o kuş olmalısın.”

“Evet, kanadı kırık o kuş benim; lakin padişah dediğin kişiyi tanımıyorum.”

“Bu nehrin sahibi sazan padişahı tanımıyor musun sahi? O seni tanıyor ama!”

“Sazan padişah mı? Haaaa haaaaa haaaaa… Hiç gülesim yoktu kuş, sazandan padişah olur mu hiç?”

“Padişah olduğunu söyledi ama! Bu nehrin padişahı benim dedi.”

“Nehrin padişahı olmaz kuş. Nehir… Nehirdir işte… Nehrin sahibi olmaz havanın, rüzgarın, bulutların bir sahibi olmadığı gibi.”

“Ya öyle mi? Kraliçe kelebek? Prens sincap?”

“Ne olmuş onlara?”

“Onlar da buna benzer laflar ettiler, sahiplendiler ormanı.”

“Kraliçe kelebek! Prens sincap! Sazan padişah! Daha önce bu ormanda ne bir kraliçeye ne de prense denk geldim. Zayıf ve korkak yaradılışlıdır onlar. Kendi gölgelerinden dahi korkup kaçarlar. Sana birileri şaka yapmış olmalı.”

“Şaka mı? Şaka yapıyor gibi görünmüyorlardı efendim. Hepsi… Hepsi de çok… Çok güçlü ve korkusuz efendilerdi. Daha önce ne bir kelebek ne sazan ne de sincap görmüşlüğüm var. Ben… Ben göremem ki! Bana bağırdılar, korktum, titredim karşılarında. On… Onlar devasa yaratıklar diye düşündüm... Ben onları korkunç devler olarak hayal ettim. Onlara inandım! Bilmiyorum… Bilmiyorum… Üz… Üzgünüm… Ben kimseyi göremem ki!”

“Neyse… Olan olmuş, geçti gitti, unut bütün bu olanları. Seni daha fazla yormak istemiyorum. Çok bitkin görünüyorsun. Senin gibi güzel dişi bir kuş bu tehlikeli dağlarda barınamaz. Özellikle de böyle yürür vaziyette...”

“Neden?”

“Yerde seni bekleyen o kadar çok tehlike var ki! Bilmiyorum hangi birini anlatsam. Yılanlar, tilkiler, kurtlar, çakallar, insanlar…”

“Çok mu tehlikeli bunlar?”

“Kraliçe kelebek ve prens sincaptan çok daha tehlikeli.”

“Uçamam!”

“Kanatların var.”

“Ben körüm efendim, kanatlarım bir işe yaramıyor.”

Kanadı kırık baykuş duyduklarının doğruluğunu teyit etmek istedi. Kör baykuşa daha fazla yaklaştı. O sırada şafak sökmek üzereydi.

“Sahi göremiyor musun beni?”

“Hayır… Karanlıkta kayboldum… Çok acım efendim, susuzluktan bayılmak üzereyim.”

Kanadı kırık baykuş hayretle minik kuşa baktı.

“Nehrin suyu boşa akıp gidiyor neden içmedin?”

“Nehrin padişahı yasakladı efendim.”

“Olmaz öyle şey! Nehrin padişahı da olsa yasaklayamaz.”

“İçemem efendim… Yasakladı… Bana yasak… Bana her şey yasak…”

Kör baykuş sözünü tamamlayıp olduğu yere yığıldı.

“Kuş! Minik kuş ne oldu sana?”

Kanadı kırık baykuş sağlam kanadını nehre daldırıp ıslattı ardından kör baykuşun gagasına yaklaştırdı.

“Su içmelisin küçük kuş… Su içmelisin…”

Kör baykuşun kilitlenen gagasını açmayı başaramıyordu. Titriyordu… Tipide kalmışçasına üşüyor gibi bir hali vardı… Kasılmaları devam ederken kanadı kırık baykuş pençelerini kullanarak minik baykuşun gagasını açmayı denedi olmadı…

“Lütfen… Kuş… Gaganı açmazsan sana su veremem. Lütfen aç gözlerini, bana bak. Ben de yuvamdan ayrı düştüm; lakin hayattayım. Çalılıklar bizi gizler… Çalılıklar kol kanat gerip muhafaza eder…”

Kör baykuş, göz kapaklarını aralayıp kendisini ayağa kaldırmak için çabalayan kuşa doğru başını çevirdi. Bir şeyler mırıldanmak istedi olmadı. Kanatlarından güç alarak yerinden doğrulmayı denedi başaramadı. Ne kadar zorlasa da ağzından tek kelime çıkmadı. Kendisine yardım etmek isteyen kanadı kırık kuşa karşı minnet duyguları içindeydi.

“Ne güzel gözlerin var senin kuş!”

Kör baykuş gücünü toplayıp soluklandı ardından;

“Karanlık!” diyebildi “Karanlık… Etrafta hiçbir şey yok.”

“Karanlık mı? O güzel gözlerin geceyi aydınlattı kuş, bak sabah oldu. O gözler, dünyalara bedel kuş başka bir şeye gerek var mı? O güzel gözler… Gözlerin yaşam kaynağı senin kuş!”

“Dünyalara mı bedel?”

“Evet.”

“İlk kez biri bana iltifat ediyor efendim, şaşkınım!”

“Sen bunu hak ediyorsun kuş! Bu dağın ardında insanlar yaşar. Onlar bizi uğursuz görüp neslimizi tükettiler. Hepimiz kurşunların hedefi olduk. Oysa biz insanları ne çok severiz bir bilseler. Seninle yeniden çoğalıp hayat bulacak neslimiz kuş. Kanadım iyileşir benim. Yuvanı aramana gerek yok artık yuvam yuvamız olur. Birkaç yıla varmaz bizim de yavrularımız olur. Sen onlara bakarsın. Yuvadan ayrılmaz onları ısıtırsın… Yavrularımızı… Ben beslerim sizi… Ben yavrularımı peşime takıp insanların memleketine yönelirim. Fareler çoğaldı, ekinleri talan ettiler yokluğumuzda insanlar da terk ettiler köylerini biz yeniden fare avlar insanların geri dönmelerini sağlarız.”

“Sıcak bir yuva…”

Kör baykuş sözünü tamamlayıp duyulur duyulmaz bir sesle şuursuzca şarkısını mırıldandı.

Su başında biten nane,
Göverir mi yine böyle,
Baharda yine böyle,
Gözyaşım yine böyle,
Kuruyunca yine böyle.

Sıcak… Sıcak bir yuva…”

“Sıcak bir yuva… Evet, kalbin ısıtır o yuvayı kuş! Ben senin gören gözün olurum, kanadın, sen benim çarpan yüreğim olursun kuş. Ne istersen veririm sana… Ne söylersen getiririm. Arzu etmen yeter… Bizim görevimiz insanların mutlu olmasını sağlamak. Ekinlere dadanan fareleri temizleriz biz.”

“Uğursuz baykuş!”

“Hayır biz onların uğuruyuz. Bizim olmadığımız bir dünyada insanlar çok sıkıntı çekerler, biz onların hayat kaynağıyız… Uğuruyuz…”

“Ben yuvamı bulamadım… Yuvamdan ayrı düştüm… Beni sen anlarsın… Bir yuva… Bir yuvadan daha huzurlu bir şey var mı bu dünyada? Mutlu bir yuvadan?”

Kör baykuşun son sözleri bunlar oldu. O güzelim gözlerden ıslak çimenlerin üzerine bir damla gözyaşı daha düştü. O güzel gözler, gün doğarken bir daha açılmamak üzere kapandılar. Kanadı kırık baykuş, kör baykuşun son nefesini vermesiyle birlikte olduğu yere çöktü kaldı. Az önce söylediklerini çaresizce yineledi durdu.

“Kanadım iyileşir benim. Yuvanı aramana gerek yok… Dinlen artık kuş! Acıların dinsin artık. Yuvam yuvan olsun. Birkaç yıla varmaz bizim de yavrularımız olur. Sen de onlara bakarsın. Yuvadan ayrılmaz ısıtırsın onları kuş… Hayır… Hayır biz onların uğuruyuz. Bizim olmadığımız bir dünyada insanlar çok sıkıntı çekerler, biz onların hayat kaynağıyız… Uğuruyuz kuş…”
Bir yıl sonra nehrin kıyısında yürüyüşe çıkan bir grup insan kurumuş, gazele dönmüş yapraklar arasında iki baykuş yavrusunun cansız bedenleriyle karşılaştılar. İçlerinden biri çizmesinin ucuyla kanadı kırık baykuşa dokunup arkadaşlarına seslendi.

“Arkadaşlar daha önce böyle iki baykuşu yan yana görmüş müydünüz?”

“Hayır!” diye cevap verdiler gruptakiler. İçlerinden biri;

“Baksanıza.” dedi; parmağını uzatıp: “Nasılda birbirine sokulmuş uğursuzlar. Sevda çeken aşıklar gibi kuruyup kalmışlar.”

Ötekiler gülmeye başladılar. Kanadı kırık baykuşa çizmesinin ucuyla dokunan adam, kaleye şut çeker gibi vurdu birbirine kenetlenmiş yavrulara.

“Gol!” diye bağırdı içlerinden biri. Gruptakiler tezahüratlar eşliğinde tırmanışlarını sürdürürken yitip giden bu canlıların bir zamanlar hayatta olduklarını, doğal dengeyi koruduklarını, korkuları, sevinçleri ve hayallerinin olduğunu akıllarının ucundan bile geçirmediler. Nehrin coşkun suları kemikleri birbirine kaynaşmış gibi duran kuşların kurumuş bedenlerini sonsuzluğa uğurlarken billur sular yanık ezgilerini bu kez onların ardı sıra dillendiriyordu…

Su başında biten nane,
Göverir mi yine böyle,
Baharda yine böyle,
Gözyaşım yine böyle,
Kuruyunca yine böyle.














Beğen

Hakan Gezik...
Kayıt Tarihi:11 Mayıs 2019 Cumartesi 18:20:55

KÖR BAYKUŞ YAZISI'NA YORUM YAP
"KÖR BAYKUŞ" başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR


Henüz yorum yapılmamış.

Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.