yusuf akyüz
82 şiiri ve 29 yazısı kayıtlı Takip Et

Yüreğin öyküsü




Yüreğin Öyküsü

Her hikâye ifşa edilen bir sırrıdır hayatın ve hayatın gizemlerinde öykü avcılığına çıkmaktır hikâyecilik. Kâinattaki her şey hikâye sofrasının bohçalanmış lezzetleridir. Hikâyeciler bu bohçaları hassasiyetle açarak hüznü, coşkuyu, gurbeti, sılayı, sevgiyi, öfkeyi ve benzeri her şeyi tam kıvamında harmanlayarak nasiplilerine zarafetle sunan maharetli aşçılar gibidirler adeta.
Onların elinde her şey lezzete dönüşür. Hicranın bir tadı vardır o sofrada, hüsranın başka bir tadı. Adanmışlığın tadı farklı hissedilir, ihanetin ya da tabansızlığın tadı başka.
Her hikâye ya da öykü kâinat kitabını okuyabilme yeteneğine olabildiğince sahip olmuş hassas yüreklerin harfleri rengârenk boyalar gibi, kalemi de maharetli bir fırça misali kullanarak tasavvur ufkumuza çizmiş oldukları harika birer hayat tablosu gibidir.
Aslında yazılamamış ne hikâyeler vardır sırların karanlık dehlizlerinde can çekişen. Ve ne öyküler öğütülür dişlileri arasında zamanın. Biz bu öykülerden gizem avcılarının bitimsiz sancılar eşliğinde avlayabildikleri çok az kısmına şahit olabiliriz ancak.
-----o-----
Ben size bir hikâye yazmak istesem ve başarabilseydim bunu eğer, yüreği, onun hikâyesini anlatarak başlamak isterdim yazmaya. Çünkü yüreğin etkin bir biçimde rol almadığı hikâye yok gibidir ve onun olmadığı tüm hikâyeler tamamlanamamış, kekeme kalmış tablolara benzerler.
Yürek, insan ilişkisini, o’nun biz insan soyuna yapıp ettiklerinin öyküsünü duymak istemez miydiniz? Enteresan olurdu değil mi?
O’nun bizim üzerimizden yine bize yaşattıklarını? Görünmez bir el olarak hayat hikâyemizin gizemli sayfalarını yazan fütursuz kaleminin maharetlerini tanımayı?
O’nun mahrem günlüğümüze duygu kalemiyle yazdığı, çoğu zaman kendimize bile anlatmaktan kaçındığımız öykülerimizden bazı kesitlere kimse bizden bilip sanmadan şahit olabilmeyi?
Biliyor musunuz; Yürekler enteresanlık anlamında çok girift bilmecelerinden birisidir Mevlâ’nın. Kimi zaman taş gibi duygusuz, duyarsız, taştan daha da katıdırlar. Kimi zaman ırmaklar akar içlerinden. Kimi zaman tutulurlar da amansız bir sarsıntıya tutunamaz olurlar, fırlayacakmış gibi olurlar göğüs kafeslerimizden. Kimi zaman koparıp alırlar bizi bizden.
Sinemizde duyarlı bir kalp taşıyor olmak, ya da bir kalbimizin olduğunu yakından hissetmek, onunla tanış olmak, kulak vermek coşku ve sancılarına zor, zor olduğu kadar da zevkli bir iştir aslında.
Bu hal bize onun vücut organlarından, sıradan bir organ, vücuda kan pompalayan bir et parçası olmaktan daha farklı fonksiyonların da olduğunun farkına varmamızı sağlar.
Dostluğun, muhabbetin, sevginin atar damarlarını keşfetme rikkati bağışlar insana.
Yalnızca kendimiz için nefes alıp veriyor olmanın çıkarcı ve bencil hafifliğinden çekip alarak bir saat ritmi ve insicamı içerisinde birlikte atan başka yüreklere bağlar bizi.
Seçkin bir makamı vardır vücut ülkesinde yüreğin. Sanki şahıdır bütün organların. “Akıldır” derler kimileri bunun için. Doğrudur aslında. Ama aklı bile gölgesinde bırakır severek ve sevilerek sevda ikliminde kanat çırpmaya başladığı zaman yürek.
-----o-----
İnsan genelde fıtri bir gereksinme olarak ilgi duyar insanı, tabiatı ve yaratıcısını sevmeye. Bununla birlikte daha özel sevgiler de düşer gündemine içinde bulunduğu insanlık mevsimlerine göre. Bu duygu sıra dışı ve bir o kadar da aşkın bir dozda gelişir yürek coğrafyasında. Çünkü yüreği tasvir eden hikmetli musavvir ibda ve inşa ederken insanı “birbirlerine meyil ve ülfet etsinler” diye yaratmıştır erkeği ve kadını. Efsunlu bir maya gibi yerleştirmiştir sevgi ve muhabbeti onların genlerine.
Sevgi ve muhabbetin yansıması kimi durum ve şartlara göre farklıklar gösterir insan hayatında. Bunlardan birisi özellikle neslin devamı için fıtri ve kaçınılmaz ihtiyacın maruf çizgide temininin yolu olan yuva kurma arzusudur. Bu arzunun fiziki kimi duygu ve dürtülerin yönlendirdiği bir iklimde, bütün bir ömrü paylaşma gereksinimi içinde hayat bulur bazen sevgi ve muhabbet. Bazen de yine insanın şehevi ihtiyaç ve duygularının kışkırtıcı tırmanışları sonucu girilen bir takım ilgi yoğunlukları sevgi ve muhabbet sanılır. Bu hal aslında fıtratta var olan en doğal ihtiyaçlardan biridir, bir o kadar da sıradan ve basit bir yakınlaşma halidir.
Kimi zaman da bu duygu ve arzulardan azade, sadece “anlatılmaz, yaşanır” cinsinden bir iç kaynaması, tarifsiz bir heyecan ve duygu akışı ile gelişen nadide bir hal meydana gelir ki; bunun adına bilirkişiler “sevda” ya da “aşk” demişlerdir.
Böylesi nadide iklimlerle tanış olmada insanın içini güneş gibi ısıtan bir tatlı bakışın, ince bir ruh yapısını ele veren estetik davranışların ve bir çiçek bahçesi güzelliğinde ki tatlı tebessümlerin etkisi çok büyüktür. Hikmet dağarcığından süzülerek sözün efsununu dile getiren samimi bir söz buketi ve fiziki değerlerin tezyin edilerek zarafetle sergilenmesi de tetikleyiverir insanda ki muhabbet kaynaşmasını. Bu çok özel kaynaşma dünyadaki hiçbir şeyin veremediği huzuru, hazzı, lezzeti ve mutluluğu tattırır insana. Fıtri ve cinsi anlamdaki diğer bazı çok özel istek ve ihtiyaçlar ise bu nezih gelişmelerin akışı içerisinde kendiliğinden gelişen zarif, saygın, soylu ve bir o kadar da coşkulu birer paylaşım olarak yer alacaktır hayat içerisinde.
-----o-----
Sevmek bütün mevsimleri bahar olan tarifsiz bir coşkudur kimi zaman. Böylesi durumlarda gönlümüzün sultanı olan can özümüzün yanımızda, yakınımız da olması da kanatlandırır yüreğimizi, gurbette, firakın kollarında olmamız da. Gerekli ve yeterli ilgi, saygı, duyarlılık ve duygu akışı olduğu sürece gurbet bile sıladır candan seven can’lar için. Bir selamı adeta can katar canımıza. Çünkü her gurbet özünde bir sılaya gebedir genel olarak. Yine her firak ta özünde bir vuslat muştusu barındırmaktadır. Böylesi durumlarda umut ufkunun kadim ve usançsız nöbetçisi olur yüreğimiz.
Hiç unutamayız onu, her nefes alışımızda ciğerlerimize onu doldurur, her nefes verişimiz de onunla kanat çırparız özlem semasında. Merak etmekteyizdir her halini. Ama varsayalım ki bir anlık gaflete daldık, bir eksiklik hissederiz kendimizde hemen, sanki diğer yarımız yok olmuş gibidir o an. Adı tekrar doğar gönül ufkumuza nadide bir güneş gibi, kendimizi hayata yeniden gelmiş gibi hissederiz.
Hani şafak göz kırpar ya gündüze, aralar ya gecenin perdesini ışıktan elleriyle. Hani bir tomurcuk açar ya tebessümlerle. Hani yağmur süzülür ya toprağa; arzuyla açılmış dudakları ile onu buselercesine. Hani rüzgâr kâinatın kulağına fısıldar ya hislerini aşk nağmeleri zarafetinde. Hani ırmaklar kıvrana kıvrana akar ya vuslat denizine doğru özlemle. Hani bülbül-i şeyda güle şarkılar söyler ya mest edercesine. İşte öyle bir şeydir hissettiklerimiz yürek coğrafyasında hayat bulan aşk mevsiminde.
-----o-----
Sevginin, canını yakacak, onu soğutacak her şeyden ölümden kaçıyormuşçasına kaçmak gerekir. Zira böylesi bir sonuç ölümden daha beter bir felakettir seven ve sevilen yürekler için.
Bir zamanlar birbiri için delicesine çarpan yüreklerimizin arasına giren kimi olumsuzlukların sinsi sinsi oluşturduğu soğumalardan kaynaklanan hercai kıvılcımlar sıçrayabilir muhabbet bahçemize. Amansız bir yangın harmanına çevirebilir hayatımızı. Her aldığımız nefesle birlikte oylum oylum yakar tüm hücrelerimizi. Böylesi durumlarda yakınımızda, yanımızda ve hatta en mahrem alanımızda bile olsa sinsi bir gurbetin çürütücü kollarında hissederiz kendimizi. Tüm fiziki yakınlığımıza rağmen bir ruh gurbetindeyizdir onunla artık. Çalkalanır dururuz çaresizce.
İki sevgili, iki yâr, iki candan dost olarak ya da olabilmek umudu ve dileğiyle başladığımız duygusal süreçte isteyerek ya da istemeden yapıp ettiklerimiz ve başkalarının kaderimiz üzerindeki olumsuz etkileri sonucu iki yabancı olmamız işten bile değildir. Belki her şey tedavi ve tamir kabul edebilir, her şeyin bir ısınma formülü bulunabilir ama yüreklerdeki soğumayı sevgi den, muhabbetten ve candan bir adanmışlıktan başka ısıtabilecek bir iksir yoktur. Ne var ki; bu da ısmarlama ve tavsiyelerle olacak işlerden değildir. Yüreğin kabul etmediği hiçbir yaptırım derde derman olamaz.
Sevgi frekansının tek taraflı işlemeye başladığı durumlar da ise hayatın tüm sosyal kategorilerinde içsel bir felaket ile karşı karşıya kalır insan. Görmek ve kabullenmek istemesek bile; biz onu sevdiğimizi derinden hissederken, aramıza bir duvar bile girse ölesiye özlerken onun yüreğinin bize karşı soğuduğuna hatta sevgisi adına ümit bağladığı bir başka canın muhabbeti ve özlemiyle yanıp tutuşmaya başladığının kahreden gerçeğine bile şahit olabiliriz.
Kimi zaman kollarımızın arasında iç geçirirken ve omzumuza yaslanıp ağlarken bile onun bir başkasının özlemiyle iç geçirdiğinin, bir başka can için ağladığının dayanılmaz hüsranına şahit olmamız da söz konusu olabilir. Bunun kara, kapkara bir kâbus olmasını ve bu kâbustan uyanmayı binlerce kez dileriz Rabbimizden. Ama kem bir kader gerçeğidir başımızda dolanan. Küçük bir istisna, uzak bir ihtimal bile olsa yüreklerin bu tür sürprizleri ile da karşılaşabilir insan.
Böylesi hallerin sebep ya da illetleri her zaman aynı ve tek taraflı olmaz. Bize, sevgimize ihanet etmeyi aklının ucundan bile geçirmemektedir belki de o. Belki de bize vermiş olduğu birlikte bir gelecek kurma ahdine sadık kalabilmek için soylu sancılarla kıvranmaktadır ama çaresizdir, yüreği ayartmaktadır duygularını, efsunlanmıştır adeta, karşı gelememektedir yüreğine.
Gönül yani yürek öyle garip bir kuludur ki Mevlâ’nın; onun isteklerinde ve davranışlarında hudut, sınır, çizgi, adalet vb. şeyler aramak neredeyse boşuna bir çabadır. Küçük bir söz fiskesi bir ömür tedavi edilemeyecek kadar derin yaralar açmaya yeteceği gibi, bir güzel söz, tatlı bir bakış, bir zarif hareketle de baştan çıkması, hiçbir şeyi gözünün görmemesi mümkündür.
Akıl ve mantık her zaman ölçü değildir onun için. Makam, mevki, kariyer, ekonomik güç, fiziki güç, güzellik vb. gibi genel anlamda insanlar tarafından takdir ve tercih edilen cazibe unsuru birçok değer onun nezdinde hiçbir anlam taşımıyor olabilir kimi durumlarda. Gerçek sevgiyi hissettiğine kanaat getirdiği zaman hayatın bile üzerini hiç düşünmeden bir kalemde çizmeye meyyal deli bir nesnedir gönül.
-----o-----
Yürek iklimlerimizin en önemli açmazlarından birisi de karşılık bulamadığımız yürek sancılarımızın bizi sürüklediği amansız savrulmalardır. Bu savrulmaların en şedidi ve şerlisi bir hayat boyu iyi günde ve kötü günde bütün bir hayatı birlikte sırtlamak, birbirimize can ve yâr olmak ahdiyle yüreklerimizle birlikte hayatımızı da birleştirdiğimiz can ile can ve yâr olabilme ruhunu kaybetmiş olma talihsizliğidir. Karşılıklı pozitif enerji ve elektriği hissedemiyor olmaktır ki bu hal yürek soğumalarını tetikleyen, hızlandıran çok tehlikeli bir haldir.
Böylesi bir durum kendimizi yalnız ve sevgisiz hissetmemize neden olacaktır doğal olarak. Yürek ülkemizde hüküm süren bahar mevsimi yerini hazana hatta kışa bırakacaktır. Üşüyen yanlarımızı ısıtabilecek efsunlu bir güneşe içten içe ihtiyaç hissedeceğiz hep. Bunu yakınımızda, yanımızda bulamamanın hüsranı ve hicranı ile savrulacağız. Bu mahrumiyet dolu savruluşlarımız bize hayalimizdeki güneşin peşinde yasaklı arayışların hakkımız olduğu vesvesesini dahi fısıldayarak ayartabilecek duygularımızı. Ya da böylesi bir güneş hiç beklemediğimiz ve düşünmediğimiz bir anda gönül ufkumuza “merhaba” diyerek baş döndürücü depremler oluşturacaktır gönlümüzde.
Bu hal şahsiyetimizde amansız heyelanlar doğuran derin bir akıl, gönül ve ahlak çatışması halidir. Bu hale rahmet okutturacak nitelikte daha kötü savrulmalara da göz kırpabilir gönül. İşin içine bir de gönlün ferman dinlemez tavrı sonucu yasaklı bir yüreğin kapısına düşmesi talihsizliği karışıp konum gereği vicdani reflekslerin muhatabı olduğumuzu düşünelim bir. Bu durumda amansız çalkantılara ve sızılara yurt olacaktır yüreğimiz. Yasaklı bir yürekle yine yasaklı bir yüreğin kapısında öylece, çar naçar kalakalmak çaresizliklerin en çetini olsa gerek. Çünkü içeri gir sekte bizi bekleyen ateştir en çetininden, kapıda kal sakta yangınlarda kalacağız.
Böylesi bir serüvenle imkânsız aşk vadisinin derinliklerinde bir başka gönülle kesişirse yolu yüreğin. Kuşatırsa çepeçevre çaresizlik, hayat ve ölüm kavramlarının tanımı da birbirine karışıverir o zaman. Ölüme koşmak mı hayat olacaktır yoksa hayat mı ölmekten beterdir anlaşılmaz hale gelir.
Çaresizlik canavarı bazen öyle depreşir, öyle hırçınlaşır ki tüm çareler çaresiz kalır karşısında.
Gönül ferman dinlemez tavrına öyle bir kaptırır ki kendisini sokaklar dar gelir, şehir dar gelir hayat dar gelir insana. Görünmez bir takım eller boğazını sıkmaktadır sanki. Nefesi kesilir .
Hatta kimi zaman öyle bir cenderenin içine düşer ki insan ev dar gelmeye, gece dar gelmeye başlar. Bu durum da uykular firaridir artık. Yatak iğneli bir fıçı gibidir; koynunda yatanı gönlüne girdiremez insan böyle bir durumda. Tabi ki; gönlünde yatanı da yatağına… Gönlünde yatan ile koynunda yatanın farklı olması hali en lezzetli halleri bile zehir eder insana. Çıldırmaya ramak kalır. Çıldırmamak, savrulmamak için tahammül yokuşunu tırmanırken sabrın kanatlarına tutunmaktan başka bir çıkar yol da bulunmamaktadır önünde insanın.
Aslında bu hal, bile isteye yaptığız bir şey olmadığı gibi niyetimiz de ahdimize vefasızlık etmek değildir. Bir namus yozlaşmasının batağında kaybolmak ise hiç değildir. Böyle bir ihtimalin düşüncesi bile içimizi ürpertmekte, tüylerimizi diken diken etmektedir ama dipdiri bir vakıa, inkârı imkânsız bir hayat gerçeği ile karşı karşıyayızdır.
Yüreğimize nasihat kâr etmemekte, söz dinlememekte, duygularımızı kışkırtmakta, bizi çaresiz ve mecalsiz bırakmaktadır. Bir damla huzur ararız, birazcık sekinettir ihtiyacımız. Bunun için yüreğimizi söküp atmaktan, ondan kurtulmaktan başka çare yoktur gibidir ama maalesef bunu da başaramayız.
Aklımız ve sağduyumuz böylesi bir durumun “zinhar böyle bir şey olamaz” kaydıyla düşünülmesi ihtimalini bile kerih görmektedir haklı olarak. Kalbimiz ise ısrarlıdır. İkisinin arasında sıkışıp kalmış bir zavallıyızdır artık. Kendi kendimizin gece gündüz “Münker, Nekir”iyizdir adeta. Azaplara giryan oluruz cehennem azabına eş. Ama nafile.
Küçük bir kıvılcımın hercai bir alev yalımına dönüşüp yangın yerine çevirdiği orman için oksijen nedir bilir mi siniz? Varlığı da felakettir, yokluğu da. Varlığı yangınını kışkırtır, yanışını, kül oluşunu, yok oluşunu hızlandır, yokluğu ise nefessiz bırakır, boğar. Eğer ateş düşmüşse özüne; orman oksijensiz de yaşayamaz, onunla da.
-----o-----
Kendimizle yani yüreğimizle yüzleşebilme dürüstlüğünü ve cesaretini gösterebildiğimiz takdirde göreceğiz ki; kendi içimizdeki öz gerçeğimizden ipuçları, iz düşümleri taşımaktadır hayatın gizem bohçalarının içinden derleyerek “yüreğin öyküsü” adına aktarmaya çalıştığım bu küçücük tespitler.
Dışardan dingin bir deniz gibi görünen aslında biz değiliz, bizim gerçeğimiz değildir. Kasırgalarımız vardır iç âlemimizde amansızca savrulduğumuz. Baş döndürücü girdaplarımız vardır sarhoş gibi çalkalandığımız. Sessiz çığlıklarımız vardır bütün bir kâinatı dolduran ama hiç kimseye duyuramadığımız.
Kendimizle, derunumuzdaki sırlarımızla baş başa kaldığımız mahrem zamanlarda anlamaktayız ki; tüm çetrefilliliğine rağmen içsel gerçeğimizi örtmek, kapatmak ve hatta inkâr etmek çıkar yol değildir. Doğru olanın bu hayat gerçeğini kabullenmek ama yüreğimiz her ne isterse istesin sancısını da, coşkusunu da yaşarken hakkaniyet çizgisinden ayrılmamak olduğunu bilmekteyiz. Ve bilmekteyiz bu kaçınılmaz gerekliliği ruhen ve gönül olarak başaramasak, gönlümüzün fermanını yırtıp atamasak bile fiziken ahde vefanın zor yokuşunda yüreğimizi yorup yıpratmanın da insanı bir erdem olduğunu.
Unutmayalım ki; her birimiz gönül iklimimizde üstü kapalı bu tür duyguların bir şekilde ve farklı yoğunluklar da kollarında çırpınıp durmaktayız. Pek tabidir ki başkalarının yaşadıklarına da hasbelkader şahit olmaktayız kimi zaman. Böylesi durumlarda kendi gerçeğimizle dürüstçe yüzleşerek tavır belirlemeye çalışmak aşmak zorunda olduğumuz en zor yokuşlarımızdan birisi olsa gerek.
Yüreğinin rüzgârına kapılarak kendisini bulduğu sekerât-ı aşk sofrasında mecnunca demlenenler çoğu zaman bu hallerini gizlemeyi başaramazlar; açılır mahrem duygularının perdesi. Bir de düştüğü gönül yangınının kesif dumanlarının etkisiyle ya da tedbir perdelerinin hiç hesapta olmayan bir vesileyle savrulmasından dolayı sırları ifşa olanlar vardır. Bunlara karşı anlayışlı ve merhametli bir yaklaşım sergilemek gelecekte kaçınılmaz olarak yüzleşeceğimiz kendi sır ambarımız adına settarul uyûp olana yapacağımız fiili bir dua ve sığınış talebi olsa gerektir.
Şimdi, lütfen söyler misiniz bana; kendi gönül hikâyenizden izdüşümleri bulamadınız mı “yüreğin öyküsü”nde? Ciddi misiniz?!...

İbrahim Şahin( Yusuf Akyüz)

Beğen

yusuf akyüz
Kayıt Tarihi:20 Ağustos 2008 Çarşamba 12:55:10

YÜREĞIN ÖYKÜSÜ YAZISI'NA YORUM YAP
"Yüreğin Öyküsü" başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR
Mühür...
21 Ağustos 2008 Perşembe 03:55:10
Yüreğin haritası çıkmış kaleminizden..
Her izdüşümü geri dönüşümsüz olarak yerini aldı haritada :)
Neredeyse her cümle ayrı bir hikmet dersi vermiş,yazınız düsturlarla tezyin edilmiş sanki...

''Gerçek sevgiyi hissettiğine kanaat getirdiği zaman hayatın bile üzerini hiç düşünmeden bir kalemde çizmeye meyyal deli bir nesnedir gönül.''

Gerçek sevgiyi hissetmek üzere,,esen kalın efendim...

Kaleminize hürmet...

Cevap Yaz
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Edebiyatdefteri.com'u kullanarak Çerez Politikamızı kabul etmiş sayılırsınız.