0
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
1058
Okunma
Her geçen gün yalnızlaşıyoruz; kaderin cilvesi midir ne, her geçen gün biraz daha yalnızlığa doğru yelken açıyoruz sanki. Yorgun bedenlerimizi dinlendirmek için kalabalıklar yerine yalnızlıkları tercih eder olmuşuz.
Yıkmışız duvarları, yıkmışız köprüleri. Birbirine daha az tahammül eden bir topluma dönüşüvermişiz. Biraz daha sabırsız, biraz daha bencil insanlar oluvermişiz işte... Birbirine tahammülden uzaklaşmış, anlamaktan kaçmışız adeta.
Tabii bu yalnızlaşma toplumun her tabakasında kendini ağırdan ağırdan hissettirir olmuş ne yazık ki. Kalabalık aile yapısından çekirdek aileye doğru küçülme de bunun en yegâne kanıtı olsa gerek. Kentselleşme, yüksek rakımlı binaların çoğalması, sosyal alanların daralması ve bir araya gelme kültüründen uzaklaşma bunların sebeplerinden sayılabilir. Diğer bir deyişle adeta kültürel erozyon ve yozlaşma ile karşı karşıya kalmışız. Birbirlerini tanımayan yakın akraba çocukları süratle birbirlerinden kopmakta, sosyal algıları zayıflayıp birbirini tanıyamaz hâle gelmektedir. Toplumda adeta kopukluklar, birbirinden uzaklaşmalar hız kazanmış; akrabalık duyguları ise yok olma derecesine gelerek zayıflamıştır.
Birbirimizi aramıyor, sormuyoruz. Peygamberimizin (sav) sünnetlerinden olan birbirimizi arayıp sorma, kapısını açma geleneklerimiz de bu zamanın kurbanı olmuş. Hasta ziyaretleri de çok azalmış, yok denecek seviyeye gerilemiş ne yazık ki. İnsanları ancak son nefeslerinde musalla taşına uğurlamaya dönüşmüş hasta ziyaretlerimiz. Bütün insani ve vicdani bağlarımız çürümüş, çözülmüş adeta.
Yalnızlaşıyoruz hem de çok. Aynı evin içindeki fertler olarak ele alsak bile yalnızlığımız haykıracak neredeyse. Her bireyin ev içerisinde ayrı dünyalar kurduğunu düşünürsek yalnızlığın ne boyutlara ulaştığını görebiliriz zaten. Öyle bir yalnızlaşıyoruz ki adeta çözülüyoruz; bizi biz yapan değerleri harcadıkça, modern çağın argümanlarına sımsıkı sarıldıkça en ince yerimizden kopuyoruz adeta. Aile içi huzuru kaybettik bir kere, anneye babaya hürmeti yitirdik. Eşe dosta muhabbeti kaybettik, selamlaşmayı azalttık.
İç dünyamızın yalnızlığı içerisinde huzuru, mutluluğu arar olduk ki beyhude bir yol olduğunun farkına bile varmadık.
Yalnızlaşıyoruz; suskun denizlerin dibine batmış, kaybolmuş bir nefer gibi; balığın karnında günlerce kalmak zorunda kalan Yunus (as) gibi. En ulvî duygularımızı makbere gömer gibi, her gün biraz daha yapayalnız kalıyoruz, yalnızlaşıyoruz...
Ali Rıza Coşkun
(05.04.2016)