Gökyüzü Mızıkacısı
226 şiiri ve 52 yazısı kayıtlı Takip Et

Saklı kentin melodisi



SAKLI KENTİN MELODİSİ

Günün Yazısı
Okuduğunuz yazı 15.2.2014 tarihinde günün yazısı olarak seçilmiştir.

Uykusu kaçmış bir geçmiş vardı gecede…
Eylülleri sevmez İstanbul…
Mutluluk sanki göçmen kuşların kanatlarına konup hazan yapraklarını ardında bırakarak gider. Sonbaharı şiir edasıyla Yeditepe’ye taşıyan sihirli bir rüzgar eser, sarayların, yalıların ışıkları rengarenk mücevherler gibi boğaza adeta secde ederler. Seyyah bulutlar bedestenlerin gül ağacı ve baharat kokularını yüklenir. Yerebatan Sarnıcında yüzyıllık masallar, Medusa’nın dudağından, uçsuz bucaksız bir ormana benzeyen sütunları dolaşıp, karanlık sulara fısıldanır. Ayasofya’nın ezoterik melekleri sanki asırlık uykularından uyanıp , lal olmuş sözleri altın kabzalı bir hançer gibi yüreklerine saplarlar. Kulakları sağır eden bir sessizlik başlar. En siyah rengini giyinen gecenin ahraz gözyaşları yıldızlarda parlar. Zaman sesini içine çekip kuytulara çekilirken, Sema’dan dökülen yağmur değil, “Şehr-i İstanbul”un, bembeyaz güvercinlerinin gözyaşlarıdır…
Eylül daha yeni uyuttum acılarımı, sakın uyandırma!...
Hacupulo pasajındaki dede yadigarı antikacı dükkanındayım, duvardaki ahşap çerçeveli siyah beyaz kocaman bir Beyoğlu fotoğrafının altında yazan bu yazıya gözüm ne zaman takılsa, geçmiş ilmek ilmek çözülüp, gözlerim doluyor. Yerlerdeki parçalanmış kumaş yığınları cadde boyunca uzuyor, kullanılmayacak duruma getirilmiş mobilyalar, buzdolapları ve kırık vitrinlerin gerisinde yağmalanmış işyerleri var. Genç bir kadın elindeki Kız Kulesi şeklindeki kırık saate boş gözlerle bakıyor, bir çocuk gözyaşlarına aldırmadan kırılmış piyanonun yanına diz çökmüş, tuşlarını minik parmaklarıyla ,canları daha fazla yanmasın diye adeta seviyor.Etrafta şaşkın insanlar,dile söz gelmiyor. Cam kırıkları, can kırıklarına karışmış…
Fotoğraftan bir an sıyrılıp kendime geliyorum, üşüdüğümü fark ediyorum, neredeyse yüzyıllık antika olan çalışma masamın üzerine ağabeyim Kemal ve Lula’nın fotoğrafının olduğu çerçevenin önüne akşamüstü boğaza kavuşmak üzere bana verilen emaneti bırakıyorum. Aslan başlı pirinç askılıktan aldığım hırkamı sırtıma geçirip, çay demlemek için mavi kadife bir perdenin böldüğü diğer tarafa geçiyorum. Yaklaşık on yıldan beri burayı yalnız başıma idare ediyorum. Sırasıyla önce babam, sonra annem ve en son ağabeyim teker teker dünyadan göçüp gittiler. Şimdi antikalar ve ben baş başa kaldık, onlar geldikleri hayatı anlatıyor, ben dinliyorum. Elimde annemin çeyizinden kalma gözüm gibi baktığım incecik porselenden çay fincanımla geri dönüyorum.Tam o sırada pasajın şapkacısı Madam Maria dükkanın önünden geçiyor, selamlaşıyoruz.
Çocukluğumdan beri önceleri dedem, daha sonra babamla geldiğim bu pasaj benim ikinci evim sayılır. Çayımı yudumlarken çocukluğumda bu T şeklindeki ,üç kapılı, ortasında bir avlusu olan Hacupulo’nın zeminindeki Podima taşlarında nasıl seksek oynadığım geliyor aklıma. Dedem anlatırdı; Namık Kemal ve Ahmet Mithat Efendi, bu pasajda ‘’ İbret ‘’ gazetesini tam 27 gün yayımlamışlar. Hürriyet ve demokrasi yazıları yazan gazete, Namık Kemal’in ‘’ Vatan yahut Silistre’’ piyesini yayımlayınca kapatılmış, Namık Kemal ve Ahmet Mithat Efendi burada tutuklanmışlar. Daha sonra Jön Türklerin uğrak yeri olmuş, yani bu duvarlar ve Podima taşları çok olaya şahit olmuş. Eskiden burada bir de Kalemos’un meyhanesi varmış, iş çıkışı bir tek atmaya gidip, sohbetin güzelliğinden evine gece yarısı, küfeyle giden çok olurmuş. Dedemin bunu söylerken yüzüne çok yakışan alaycı gülüşünden, bu sohbetlere dahil olduğu besbelliydi. Ana girişi İstiklal Caddesi’nde Mısır Apartmanı’nın karşısında olan pasajın adı kapının üzerinde eski Türkçe, Yunanca ve Fransızca yazılıydı. Bir kapısı Meşrutiyet Caddesi’ne, diğeri de Panaiya İsodia Kilisesi’ne açılıyordu. Hiç unutmadım geçmişi tıpkı Podima taşlarının hafızası gibi .Bazı günler üst katlara çıkardım, Terzi Matmazel Adel’in gece kıyafetlerine, Bay Heral’ın parlak çocuk papuçlarına ve kuklacı Artin Usta’nın vitrinine bakmaya doyamazdım. Madam Maria birbirinden güzel şapkalarını denememe izin verir ve kulağıma tatlı tatlı onların çok iyi sır tuttuğunu fısıldardı.
‘’ Hacupulo’nun şapkaları sır tutar da, Podima taşları ve duvarlar duyabilene çok şey anlatır’’.
Şapkalar bazen büyük aşklara şahit olurlar; tıpkı Lula ve Kemal’in aşkı gibi. Avukat olan ağabeyim Kemal, Lula’ya evlenme teklifi etmek için turkuvaz rengi ,kaşmirden, ortasında kızıla kaçan kahverengi Paris danteli olan küçük fiyonklu bir şapkayı Madam Maria’ya sipariş etmişti.Daha sonra mücevheratçı Bay Minas’dan kanatlarında altın rengi benekler olan çok zarif bir ‘’ Mavi Kelebek’’ şapka iğnesini almıştı. Aslında bunun özel bir anlamı vardı; Lula’ya onunla evlenirse bir kelebek kadar hür olarak dinini yaşayabileceği mesajını vermişti .Annesi Bayan Rita ve babası Bay Yannis koyu birer katoliktiler. Biricik kızlarını da bu inanca göre büyütmüşlerdi. Şimdi evlilik gerçekleşecek olursa, kızlarının bu konuda arada kalıp üzüleceğinden endişe ediyorlardı. Oysa bu konu daha önce bizim evde konuşulmuş, büyükbabam Faik Bey’e danışılmıştı. Onların da sıkıldıklarını gören büyükbabam, her gece okuduğu Kuran-ı Kerim’i yanındaki masif sehpaya özenle bıraktıktan sonra, yüzünden eksik olmayan tebessümüyle; Fatih Sultan Mehmed’in 1478’de Bosna’yı fethettiği zamanki fermanını hatırlatmıştı. Fermanda; ‘’Kimsenin canına, malına, ırzına dokunulmayacak, ibadethanelerine ve ibadetlerine herhangi bir şekilde karışılmayacaktır.’’ demiş Fatih Sultan Mehmed Han.. Bu ferman sonrası görüldüğü gibi azınlıklar tam bir hürriyet ortamı içerisinde hayatlarını sürdürmüşler. Babam, annem ve abim o akşam dedemden duydukları sözlerden sonra çok rahatlamışlar, hatta annem oğlunun mutluluğunu görünce gözyaşlarını salıvermişti.
Gecenin en siyahında aşıklar için beyaz bir gül açarmış İstanbul’da…
Feriköy’de aynı mahallede karşılıklı evlerde oturuyorduk.Lula ailesinin tek çocuğuydu.Ama doğuştan gelen bir kalp rahatsızlığı vardı.Bu hastalık ailenin kabusu olmuştu.. Doktorlar, zaman zaman hastalanan Lula için çok riskli olduğundan ameliyat şansı veremiyorlardı. Tüm bunları Lula da duymuş, odasına çıkıp, cumbanın önündeki sedire oturup düşünmeye koyulmuştu. Şimdi heyecan, üzüntü, sıkıntı yasak olan o narin kalbine kocaman bir aşk düşmüştü. Tıpkı bir kayanın kardelenin var oluş sancısından, anlamasını beklemek gibi bir şeydi, toleranssız kalbine aşkı kabullendirmesi. Aşk suç muydu? Yasak mıydı? Kalbi zayıf diye sevmeye hakkı yok muydu?. Gürül gürül akan bir nehrin yamacında olup da suya dokunamamak, içememek yaşamak değildi. Yasak mevsimde açan suçlu bir çiçek gibi hissetti kendini. Kalbi onu sık sık sıkıştırsa da vazgeçmeyecekti. Çünkü aşk en güzel suçtu…
21 Mart 1955 Ekinoks zamanı…
Lula sağlığı elvermediği için üniversiteye devam edememişti ama iç mimari ile resim onun için vazgeçilmez olmuş ve kendi kendini geliştirmişti. Nişanlandıkları gün saçlarımın şeklinden mızıklandığımı görüp bana: “Hadi gel Safiyeciğim saçlarını düzeltelim.” deyip elimden tutarak beni üst kattaki odasına götürmüştü. Çift kanatlı beyaza boyanmış ahşap kapıyı açtığında kendimi sanki bir masalın içinde buluvermiştim. Uçuk pembe ve beyazdan oluşan oda son derece zevkli döşenmişti. Odanın cumbalı bölümünde ,uzun pencerelerin bitimindeki iki duvara kendisinin yaptığı karşılıklı melek figürleri bana hoş geldin der gibiydiler. Yüksek tavandan sarkan iri ve renkli taşlı kristal avizenin ışığı ,sanki odaya gökkuşağını yayar gibiydi. Büyük duvarda etrafında çiçekler bezeli bir ayna ve konsol duruyordu. Narin eli konsolun üzerindeki açık mavi kadife kutuya uzandı, içinden üstü porselen bir saç fırçası çıkardı. Annemin sımsıkı ördüğü saçlarımı o canavar tokadan kurtardıktan sonra, fırçalamaya koyuldu. O kadar yumuşak fırçalıyordu ki uyumamak için kendimi zor tutmuştum. Açtığı saçlarım dalga dalga olduğunda o kadife kutudan aldığı üzerinde mor menekşe olan tokaları saçlarımın iki yanına iliştirdi. Aynadan ben onu hayranlıkla seyrederken kapının önüne gelen ağabeyim de yüzünde tebessümle bizi izliyordu. Gitme vakti gelmiş,masal şimdilik bitmişti. Beni önlerine alarak el ele tutuşup, merdivenden inerlerken hem annem, hem de Bayan Rita’nın mutluluktan gözleri dolmuştu. O akşam nişanlandıklarında Lula’nın, iri dalgalı uzun saçları kızıl ormanlar gibi omuzlarına dökülmüş, yeşile çalan gözleri yeni bir baharı müjdeler gibiydi. Üzerindeki uçuk yeşil organze, saten karışımı uzun elbisesiyle, masal kitaplarımdaki su perilerine benziyordu. Elbisesinin yakasına iliştirdiği Mavi Kelebek adeta kanat çırpar gibi ışıldıyordu.
Mahallemizde yan yana dizilmiş, birbirlerine dayanmış gibi duran cumbalı evler vardı. Genelde ön cepheleri taşlık, arka cepheleri bahçeydi. Mevsimler değişirken bahçelerdeki çiçeklerin ve meyve ağaçlarının görünümü gerçekten harika olurdu. Hanımlar yetiştirdikleri güllerin güzelliği ve kokularıyla gizliden gizliye övünürlerken, biz çocuklar meyveleri ağaçlardan koparıp yemenin zevkine varırdık. Mahallemizin çocukları Gülten, İkizler: Elis ve Elina, çok bilmiş Poppi, Bilye zengini Nusret, Güleç Angeliki , Nazlı ,Greta ile küçük kardeşi Tanas ve bendeniz yaramaz Safiye oyunlarımız ve kahkahalarımızla bu güzel ortamın renkleriydik. O zamanlar belki de hayatımızın en güzel günlerini yaşadığımızı bilemedik. Yoğunluk Türkler ve Rumlar olmak üzere Ermeniler ve Yahudilerle birlikte yaşayıp giderdik. En güzel çocukluk anılarımda hep o arkadaşlarımın isimleri geçer. Annelerimiz birbirleriyle görüşürler, mahallede birine bir şey olsa herkes yardıma koşardı. Düğünlerden, cenazelere, bayramlardan, Noellere, Paskalyalara, hasta ziyaretlerine kadar bir arada olurduk. Geceleri kimse kapısını kilitlemezdi, ondandır hala kapıları kilitlemek bana zor gelir. Çocuk kahkahalarımız ‘’ Saklı kentin melodisi’’ olarak kaldı.
Nişandan üç ay kadar sonra, Lula hastalandı. Doktorlar, ciğerlerini üşüttüğünü söylediler. Bu kadar itina edildiği halde bunun nasıl olduğunu kimse anlayamadı.Hem karşı evi hem de bizim evi bir telaştır aldı. Bünyesi zayıf olduğundan çok dikkatli olunması gerekiyordu. İyileşsin diye neredeyse bütün mahalle seferber olmuştu. İyi geleceğine inanılan ne varsa yapılıyordu.Annem Lula iyileşmedikçe, günden güne eriyen ağabeyim için de endişeleniyordu. Kemal ağabeyim elinden bir şey gelmedikçe suskunlaşıyor, yemeden içmeden kesiliyordu. Lula , güzeller güzeli yengem, beni yanına yaklaştırmıyorlardı ama bir kez uzaktan bakmama izin vermişlerdi. Gördüğüm o korkunç tabloyu hiç unutamadım: Kireç sürülmüş gibi bembeyaz olan yüzünde gözlerinin altındaki morluklar hemen göze çarpıyor, zaten ince olan bedeni yatağın içinde kaybolacak kadar erimiş duruyordu. Kızıl saçları donuklaşmış, o güzelim yeşil gözlerinde güzün soğuk nefesi esiyordu. Cumbanın yan duvarındaki melekler bile üzgün duruyorlardı.
Eylül yaprak dökümüne Lula’yla başladı…
Sabaha karşı solgun gözlerini aralamış, Kemal’i çağırmış. Kapının önünden hiç ayrılmayan ağabeyim cılız sesini duyup odadan içeri girdiğinde,Lula son bir gayretle doğrulmaya çalışmış. Ağabeyim gözünden sakındığı Lula’yı yeni doğmuş bir bebeği tutar gibi, incitmekten korkarcasına büyük yastıklara dayamış. Lula ona yüzüne bahar gelmiş gibi bakmış, komidinin üzerinden aldığı ve yanından hiç ayırmadığı mavi kelebeği avucuna uzatmış. Kemal ağabeyimin gözyaşları sel gibi akarken, o gülümsemiş ve güzel gözlerinde kuşlar çığlık çığlığa son kez uçmuş. Lula hiç bitmeyecek yanlış bir uykuya dalmış…
O günden sonra ağabeyim uyandığında penceresiz, kapısız bir odadaymış gibi sustu. Kainatta kaybolan kelimeler gibi, sözlerin çaresiz kaldığı yerde tek başına kıvranan tarifsiz acılar gibi avazı çıktığı kadar sustu.
Lula’yı cennete uğurladıktan sonra, gelecek büyük kasırgadan habersiz evlerimize döndük. Birkaç gün sonra mahallemizdeki bazı evlerin kapılarında kırmızı boyayla çizilmiş haç işaretleri gördük,sokağımızdan tanımadığımız acayip kılıklı adamlar evlerimizin içine bakarak geçiyorlardı. Akşam yemeği sırasında arka sokaktan gelen büyük bir patlama duyduk, daha ne olduğunu anlayamadan mahalleden bağrışlar gelmeye başladı. Babam hemen dışarıya fırlamıştı, sokağın başında birkaç çapulsuz işaretli evlerin camlarına taş atıp kapılarını kırmaya çalışıyorlardı. Yan evden Yaşar Kaptan elinde tabancasıyla çıktı, mahallenin gençleri ellerine ne geçirdilerse alıp dışarıya fırladılar. Sokağımıza girenlerin bağırarak üzerlerine koşmaya başlayınca, yabancılar kaçmaya başladılar. Hepimiz çok korkmuştuk, erkekler mahallenin iki yanında nöbet tutmaya başladılar. Annem hemen Lulaların evine koştu, Madam Rita ve Bay Yannis Lula’nın odasındaymış, annemi gördüklerinde birbirlerine sarılıp ağlamışlar. Evlerinde korkan rum ve ermeni komşularımız bize geldiler. Arkadaşlarımın yüzündeki korkuyu ömrüm boyunca yüreğimde taşıyacaktım. İnsanın insana, insandan ötürü sığınması ne zormuş. Dışarıdan gelen haberler hiç iyi değildi, patlama sesi arka mahalledeki kiliseden gelmişti. Çıkan yangından gökyüzünü arsız bir duman kaplıyordu. Gece yarısı gelen haber günlerdir sessiz duran ağabeyimi çılgına çevirdi gözü dönmüşler, gayrimüslim mezarlıklarına bile girmişlerdi. Ağabeyimi kimse tutamadı…
O gece karanlık insan figürleri kaçamak bakışlar atarak, koyu gölgelerinde kayboldular. Anlar içinde akıp giden insanın vahşet hallerini gördük. O gece çocukluğumuzu çaldılar ,renklerimizi, kahkahalarımızı,hatıralarımızı talan ettiler. O gece, önce kelimeler öldü…
Bütün gece nöbet tutan mahalleli, gecenin utancından arkasına bakmadan, güneşe terk ettiği ama güneşin bile doğmak istemediği günü şehrin üzerindeki kara dumanı görerek karşıladı. İstanbul o gece yağmurla ağlamıştı. Güvenlik güçleri geldiğinde artık yapılacak bir şey kalmamıştı.6 Eylül gecesi başlayan olaylarda görülmemiş bir yağma ve yıkım gerçekleşmişti. Taksimde miting havasında başlayıp ,provokasyonlarla ayaklandırılan daha önce örgütlenmiş güruh, vicdanlarını arkalarında bırakmışlar Birçok insan bizler gibi davranmış, komşularını korumuşlardı.
Ama güvercinleri ürkmüştü bir defa İstanbul’un…
Ağabeyim Kemal’i Lula’nın mezarının başında bulduklarında perişandı. O gece neler olduğunu gözlerinde gördüğümüz zifiri karanlıktan anladık. Beyoğlu yerle bir olmuş, ortalık savaş alanına dönmüştü. İstanbul’un birçok yerinde sadece işyerleri değil, evler ve ibadethaneler yakılıp yıkılmıştı.
Canını yakan bir ateşi daha ne kadar üfleyebilirsin?...
Ah İstanbul acılarına sarılıp sakın uyuma.! Onlar uykuda beslenip büyürler. Galata Kulesi’nden azad edip Hezarfana ver geçmişin yüklerini, surlarından yağmur gibi yağan kırlangıçlarınla ağla, kırık cumbalarından tomurcuklanan çiçeklerinle baharı müjdeleye, arnavut kaldırımlarından dök içini boğaza. İstanbul söyle bilinmeyen rüzgarlarına acılarını belleğinden alıp, çalsınlar ‘’ Saklı Kent’in Melodisi’’ ni hüzünlü semalarında…
Birden açılan kapının üzerindeki zil sesiyle irkildim. Gelen ikizlerden Elis’ti. Dışarısının çok soğuk olduğunu ve sıkı giyinmemi söyledi ,her zamanki gibi üşümeyeyim diye şapkasını zorla başıma geçirdi. Masadan ağabeyimin emanetini alıp Podima taşlarına baka baka Hacopulo’dan çıktım.
21 yıl sonra Ekinoks vakti…
Koca Mimar Sinan’ın imkansız aşkına adadığı muhteşem eserleri Mihrimah camiiler geliyor aklıma. Edirnekapı’daki camiinin Mihrimah sultanın yalnızlığını anlatan tek minaresi ardından kıpkırmızı utangaç bir güneş batarken,Üsküdar’daki camiinin ardında nazlı bir ay doğar! Ay gökyüzüne yükselirken,Mavi Kelebeği,avuçlarımın arasından Hero ve Leandros’un aşkının kutsandığı sulara bırakıyorum…
Güneş, terk ederken gökyüzünü, son bir kez baktı İstanbul’a “Mavi Kanatlı Kelebek”; tıpkı masallardaki gibi…
ESRA TÜRKER

Beğen

Gökyüzü Mızıkacısı
Kayıt Tarihi:14 Şubat 2014 Cuma 11:27:29

SAKLI KENTİN MELODİSİ YAZISI'NA YORUM YAP
"SAKLI KENTİN MELODİSİ" başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR
levent taner
17 Ocak 2015 Cumartesi 15:05:54
Göğün melodisi bir başka güzeldi. Zeki bir hanımefendinin parlak anlatımı karşıladı beni. Sayfanıza konuk olmakla kendime zaman ayırdığımı fark ettim birden.

Siyasi tarihin medeniyet tarihine tırpan vurduğu günler. Dramla trajedi arasında ağlarını ören, güncelliğin hızla tükenip tarih halini aldığı devir.

Yüreğiniz solmasın, kaleminiz daim olsun dilerim.

Cevap Yaz

Okuduğunuz yorum yazar tarafından etkili yorum olarak seçilmiştir.
Şaban Aktaş (Homerotik)
14 Şubat 2014 Cuma 20:40:26
''Gecenin en siyahında aşıklar için beyaz bir gül açarmış İstanbul’da…'' Bu ne güzel bir tümcedir; ay gülü mü acaba dedim içimden...''


Adeta bir tarihsel belgesel film izlercesine okudum, ustalıkla kaleme aldığınız üslup açısından son derece sağlıklı bir dilin egemen olduğu yazınızı çok çok beğendim. Çok değerli paylaşımınız için candan teşekkürler + 10 Puan

1 cevap yazılmış Cevap Yaz


Gökyüzü Mızıkacısı Yazının sahibi 15 Şubat 2014 Cumartesi 13:05:54

Değerli arkadaşım, herkesin gördüğünü değil, görmediğini de görebilen gönlünün yüceliği için teşekkür ediyorum.

Daima iyilik ve dostlukla...
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Edebiyatdefteri.com'u kullanarak Çerez Politikamızı kabul etmiş sayılırsınız.