MEHMET ÇOBAN
388 şiiri ve 168 yazısı kayıtlı Takip Et

Hz. muhammed'in (sa) örnekliği / mekke'de 12 yıl (10)



......... devam

MEKKE’DE GELEN HÜKÜMLER (1)

Mekke döneminde Müslümanlara gönderilen hükümlerin özeti, insanlara, topluma güven kazandırmaktı. Müslümanlar bütün insanlara, toplumuna güven kazandırırken, aynı güveni Müslümanlara da kazandırıyor. İnsani gelişmenin, bilgi, bilinç yönünden gelişmesi yolunda eğitime alınıyordu. Bir taraftan putperest önderlerin baskıları, işkenceleri, tehditleri, boykotları, diğer taraftan inancın her an imtihan edilir oluşu, Mekke döneminin temel görüntüsüydü. Müslümanlar yapacakları görevlerin bilinciyle hareket ederlerken, diğer insanların, Müslümanların ne yaptığına bakmaması, belki de o dönemin en önemli özelliğiydi.

Müşriklerin malı canı Müslümanlar için eman altındadır. Hiçbir Müslüman müşriklerin malına, canına, ırzına dokunamaz. Bu yönde gelen ayetleri ileride inceleyeceğiz. Savaş hukukunun kurallarından olan, düşmanın malı, canı, ırzı helaldir kuralı Mekke’de asla uygulanmamıştır. Savaş hukuku dediğimizde, savaş açan taraflar karşı tarafa, sizin mallarınız ganimet, canlarınız esir veya ölüm, ırzlarınız ise bize aittir mantığıyla hareket etmektedir Dolayısıyla savaşta galip gelen toplumlar, o dönemlerde düşmanlarının mallarını ganimet olarak alırlar. Canlarını savaşlarda öldürür, ya da esir alırlar. Irzlarını, yani kadınlarını köle (cariye) edinirlerdi. Bugünün savaş kurallarında, esir almak yok. Ülkeler işgal ettiği ülkelerin yer altı yer üstü zenginliklerini ele geçirdiklerinde işi bitirmiş sayıyorlar. Her ne kadar işgal eden askerlerin kural dışı işledikleri cinayet, ırza geçmeler varsa da, bunları, insanları köle alma, öldürme, kadınlarını cariye edinmeyle kıyaslamamız mümkün değildir.

Ancak Müslümanlar o dönemdeki toplumların uyguladıkları savaş hukuku kurallarından farklı kurallar uygulayarak, dünya insanlığına yeni bir anlayış kazandırdı. Müslümanların savaş hukukunda, kadınlara, yaşlılara, çocuklara, hastalara, savaşa katılmayanlara dokunulmazdı. Müslümanlarla savaşmak için savaş meydanına gelmişlerin, mallarına, canlarına, ırzlarına galibiyetle sahip olunurdu. Ancak geride kalanlar, güven içindeydiler. Espri olarak, bir yerleşim bölgesine ani baskınlar şeklinde yapılan savaşlar Müslümanların kuralları içinde değildi. Tabi bütün bu kuraların Müslümanların tarihinde birebir uygulandığı söylenemez. Aksine, Müslüman toplumların, bırakın düşmanlarına karşı, Müslümanlar arasındaki çatışmalarda bile, savaş kurallarını bırakmış, inanmayanlardan daha beter savaş kuralları uygulamışlardır. Bugünün Müslümanlarının kafalarında bile var olan, “Ah Müslümanlar şöyle güçlü olacak, o zaman eline silahları alacaksın, karşı çıkanların tümünün, karısını, kızını, çorunu, çocuğunu geberteceksin. Arkalarında hiçbir şey bırakmayıp, yeryüzünden bu kâfirleri sileceksin” mantığı, ne yazık ki geçmişte zaman zaman uygulanmıştır. Mesela Osmanlı son dönemlerinde, burnunun dibindeki, Bulgar, Yunan çetelerine karşı başarı gösteremezken, Anadolu insanlarını, dünyanın öbür ucundaki Osmanlı’ya isyan eden Yemen cephelerinde yok etmesi enteresandır. Ve işin ilginç yanı, burnunun dibindeki Müslümanları, Yugoslavya’da, Makedonya’da, Bulgaristan’da, Yunanistan’da çetelerle karşı karşıya bırakırken, dünyanın öbür ucunda ne işin vardı? Diyenlerin üzerine gidilmiştir. Peki, Yemen cephelerinde, Suudi Arabistan cephelerinde Osmanlı kimlerle savaşmaktadır. Kâfirlerle mi? Yoksa din kardeşleriyle mi? Sorgusunda, elbette din kardeşleriyle savaşıyorlardı. Dibindeki kâfir çetelerle savaşmayı öne çıkarması gereken Osmanlı niçin din kardeşleriyle savaşmayı öne çıkarmıştı? Elbette bu tür sorgulamaların yeterince yapılmaması, olayların iyice anlaşılmamasını, kuralların uygulanışında esastan kopuşu gösteriyordu.

Zekât ve namaz hükümleri Mekke’de genellikle birlikte Müslümanlara yüklenilen görevleri hatırlatıyor.

Lokman suresi 4. Ayet “O kimseler, namazı kılarlar, zekâtı verirler; onlar ahirete de kesin olarak iman ederler.” Mümin suresi 4. Ayet “Onlar zekâtı verirler” Neml suresi 3. Ayet “Onlar ki, namazı kılarlar, zekâtı verirler ve ahirete de kesin olarak inanırlar” Bu konuda en güzel örneklerdir.

Bildiğiniz gibi, namaz kelimesi Farsçadan Müslümanların kültürüne geçmiş, Kur’an-ın orijinalinde bulunmamaktadır. Arapçadaki salât kelimesi,” onlar salat ederler” veya “salatı ikame ederler” anlamında kullanılmasına bakılarak, birinin dua, diğerinin namaz anlamında olduğundan söz edilir. Aslında namaz ibadetinin de başlı başına dua olduğu gerçeği, salat kelimesinin namaz içinde doğru kullanıldığını gösteriyor.

Müslümanların bugünkü kıldığı namaz şekline yönelik rükünler, “kıyam, rüku, sücut (secde)” ayetlerde belirtilmektedir. Arapların namaz kılınış biçimine uygun namazı bildikleri söylense de, bu yargı ve rivayetlerin doğruluğu tartışılır. Nitekim Allah (cc) Enfâl suresinin 35. Ayetinde “Onların Beytullah yanındaki duaları da ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka bir şey değildir. (Ey kâfirler!) İnkâr etmekte olduğunuz şeylerden ötürü şimdi azabı tadın” demektedir. Müslümanların Mekke’de kıldıkları namazla ilgili değişik rivayetler vardır. Kimi; toplum, namazı putperestler bildikleri için, Müslümanların namaz kılınışı yadırganmamıştır demekte. Kimi de, İslam’ın gelişiyle emredilen namaz müşriklerden gizli kılınıyordu. Müşrikler namaz kılan Müslümanları gördüklerinde onları engelliyorlardı. Hatta gündüz namazlarının sessiz, gece namazlarının sesli okunuşu bu nedenleydi demektedirler. Bu iki farklı rivayetin ayrıştırmasına girmeyeceğim. Zaten o bizim işin içinden çıkabileceğimiz durum değildir. Çünkü salâtla ifade edilen uygulamanın müşriklerin engellemesinde, Müslümanların dua edişleri mi, yoksa biçimsel namazları mı engellendi konusu yeterli netliğe sahip değildir.

Kur’an-da namaz kılınış biçimine ait rükünlerin temelini oluşturan, kıyam, rükû, sücut (secde), görüntüsünü, 2011 yılında güney Kore’ye gittiğimde, ziyaret ettiğim tapınakta gördüm. Koreliler ibadetlerini, ayetlerde belirtildiği gibi sırasıyla, kıyam, rükû, sücut olarak yapıyorlar. Bizim gibi, kıyam, rükû, kıyam, sücut olarak yapmıyorlardı. Dünyanın öbür ucunda ayetlerde ifade edilen namaz şeklinin Budist tapınağında görmem bende farklı düşünceler oluşturdu. Uzak doğuda gördüğüm bu gerçek, bende salâtın (namazın) ikamesinde, Allah’ın Âdem’den kıyamete kadar kıyam, rükû, sücut olarak emredildiğidir. Kendilerine ister Hanif, ister putperest desinler, kendilerini İbrahim’e (sa) dayandıran Mekkeliler, İbrahim’den (as) kalan kıyam, rükû, sücut bütünlüğündeki salât görevini bilmeleri gerekiyordu. Ancak, putperestlerin genelde hac esnasında veya Kâbe içinde yaptıkları ibadetlerde, kıyam, rükû, sücut görünmüyordu. Onların Kabe’deki ibadetleri, ıslık çalmak ve el çırpmaktan ibaretti. Belki Allah’ın bu ayeti olmasa, şaşırıp acaba tarihi rivayetlerde mi bir hata var diyebiliriz. Ancak ayet üzerine basarak müşriklerin ibadetini tanımlıyordu.

Müslümanların Kur’an ayetlerinden, resulün sünnetinden ürettikleri hukuki terim, tanım ve hükümlerde zekât konusu ayrıcalıklı bir yer tutuyor.

Müslümanlar ellerinde bulunan malların, paranın, bir kısmını insanlarla paylaşmayı, infak veya sadaka olarak değerlendiriyorlar. Bunun yanında Tövbe suresinin 60. ayetindeki “Sadakalar (zekâtlar) Allah’tan bir farz olarak ancak, yoksullara, düşkünlere, (zekât toplayan) memurlara, gönülleri (İslam’a) ısındırılacak olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda çalışıp cihad edenlere, yolcuya mahsustur. Allah pek iyi bilendir, hikmet sahibidir” ayeti bugün Müslümanların bildiği, hukuka zekât olarak geçen ayettir. Zekât kapsamında hukuki kaideler içeren hükümler, bu ayet temel alınarak, üretilmiş, hükmedilmiştir.

Hâlbuki ayette zekât ifadesi geçmemekte, sadakalar geçmektedir. İlginç tarafı, ayetler ister Mekke’de, ister Medine’de indirilmiş olsun, ayetlerde geçen zekât kelimelerinin anlamları, meal ve tefsirlerde hep infak veya sadaka olarak tercüme edilmiş. Tövbe suresi 60.ayetindeki sadakalar ifadesi zekât olarak uygulanmıştır.

Hukuki, tanımlar, uygulamalar esas alındığında, iki kavram, iki hüküm arasındaki fark nedir? Bu sorunun cevabını, şu şekilde özetlemek mümkündür. İki çeşit zekât vardır. Birincisi, hesapsız nisapsız zekât... İkincisi hesaplı nisaplı zekât. Bu ne demektir?

Allah’ın zekât ayetleriyle bildirdiği, Müslümanların kültüründe infak, sadaka olarak algılanan Mekke’deki veya Medine’deki zekât emirleri, infak, sadaka kavramlarından uzaktır. Zaten Müslümanların düşünce, inanç planında kaybetmelerine neden olan budur. Zira Allah özellikle Mekke döneminde, zekât emrini, namazla birlikte hükmederek, ikisinin de eşdeğer hüküm olduğunu belirtmektedir. Ancak Müslümanların kültürüne, namaz farz olarak geçerken, zekât emirleri farz olarak değil, infak, sadaka, yani insanların dileğine bağlı olarak uyguladıkları bir hüküm olarak geçmiştir.

Hâlbuki Allah Mekke’de hesapsız, nisapsız bir zekâtı Müslümanlara namazla birlikte emretmiştir. Namaz bedenin eğitilmesi, geliştirilmesinde temelken, zekât toplumsal paylaşımının maddi, manevi boyutunu esas almaktadır. Topluma inmek, toplumla bütünleşmek esasında zekât, toplumun her kesimine verilerek, toplum Müslümanlar tarafından kucaklanmıştır. Mekke’deki zekâtın özelliklerini,

1. Hesap yoktur. Yani zekât vereceğim malım hangisidir. Hangi mallardan zekat verilmez. Hangileri havaiciyi asliye girer, (zekât düşmeyen mallar), hangileri girmez. Veya malımın ne kadarı zati ihtiyaçlarımdır. (havaiciyi aslimdir) Bütün bu konular Mekke döneminde emredilen zekât kavramının dışında tutulmuştur. İnancın ölçüsünde, inananlar Allah yolunda zekâtlarını verirler. Bunu uygularken, ellerindeki bütün mallarını ortaya korlar. İstedikleri kadar verirler. Kimse kimseyi zorlamaz.

2. Nisap (yani oran) yoktur. Zekât olarak varlığımın şu kadarını vermek zorundayım diye bir kural yoktur. Toplumun bildiği, kırkta bir, yani yüzde iki buçuk oranı, Mekke’de emredilen zekâtlarda geçmez. Dileyen dilediği kadar verir. Verdiğine göre, kitabı sağ tarafından verilenler veya önde gidenler olarak Allah katında değerlendirilir.

3. Mekke’de emredilen zekât, tıpkı namaz gibi farzdır. Ancak Müslümanların devletinin olmadığı döneme benzeyen Mekke dönemindeki inen zekât ayeti ne yazık ki, infak, yardım, sadaka olarak algılanmış, ayetin esasından sapılmıştır. Bunun nedeni, Müslümanların hukukunu oluşturan geçmişteki Müslüman fakihler, Müslümanların devleti olmayan bir dönemi yapamadılar. Öyle veya böyle mutlaka Müslümanların devleti vardı. Müslümanların son devleti Osmanlı yıkılmadan önce zaten içtihat kapısını da kapatarak, bir daha fıkıh üretmemeye karar verdiler. Tabi işler hep böyle gitmedi. Müslümanların devleti yıkıldı. Halife ortadan kaldırılıp, Türkiye Büyük Millet meclisine devredildi. Türkiye büyük millet meclisi ise halifelik yetkilerini hiç kullanmadı. Aksine laikliği benimseyerek, yasallaştırarak, biz dünyamızı Allah’ın indirdiği kurallara göre yönetmeyeceğiz dediler. Sonra burası Müslüman memleketi, burada Allah’ın yasaları uygulanmalıdır diyecekleri, diyenleri de cezalandıracak yasalar çıkardılar. Onun için Osmanlı yıkılmadan çok önceleri başlayan, yıkıldıktan sonra da bütün Müslüman dünyasında devam eden, Müslümanların içinde bulundukları hale çözüm bulamama sendromu, zekat konusunda da kendini gösterdi. Müslümanların devleti yokken Mekke’de uygulanan zekat ayetinden, bu günkü yapı değerlendirileceğine, Müslümanların devleti varken üretilen hukuk kaideleri değerlendirildi. Tabi temelden zıt olan durum nedeniyle de Müslümanların sorunları çözülemedi. Devlet varken üretilen hukuk kaideleriyle, devlet yokken yaşanan hayatın sorunları çözülebilir mi? Ne yazık ki Müslümanlar hala bu kaostan çıkamadılar. Sürekli de içinde debeleniyorlar. İşin kötü yanı, İslam’ın kurallarına göre yönetilmeyen toplumların sorunlarını da, İslam’a çözdürmeye çalışıyorlar. Bana ne “küfür düzeninin sorunları, kendisi çözsün” diyemiyorlar. Çelişkiler, ilişkiler, terslikler, uyuşmazlıklar çerçevesinde yürüyen din anlayışı, ne Kur’an ayetlerinin, ne de Allah resulünün yaşadığı tarihin anlaşılmasını sağlıyor. Aksine her şeyi birbirine karıştırarak iyice sorunlar yumağına dönüştürüyor.

Halbuki Allah o dönemin özelliği çerçevesinde Müslümanlara, ya malınızla, mülkünüzle, varlığınızla bu işin içindesiniz, ya da değilsiniz esprisiyle hükümlerini göndermiş. Maddi, manevi fedakarlıkların sınırları konulmamıştı. Ancak Medine’de Müslümanlar devlet kurduğunda, toplum otoritesine ulaşmış, Müslüman toplumun sosyal, ekonomik dengesi eşitlenmeye çalışılarak, tövbe suresinin uygulamasındaki, hesaplı, nisaplı zekât emredilmişti.

Tövbe suresinin 60. Ayetin uygulanması devlet tarafından üstlenilmiş. Müslümanların devleti, toplumun varlıklarını tespit etmiş. Havaiciyi asliye yani kişinin, ailelerin bir yıllık asıl ihtiyaçlarını belirlemiş. Sonra kalan kısımdan yüzde kaç zekât alacağına hükmedilmiştir. Bugün bu konuda bile Müslümanların kafalarındaki kaos devam etmektedir. Resul döneminde tespit edilen havaiciyeyi, yani kişinin bir yıllık yasal asgari ihtiyacını belirleyen tüm rakamlar, birbirine eşitti. Mesela; 640 grm. Gümüş, 96 grm Altınla… ….. kadar arpa, …. Kadar buğdaşla… … kadar deve, şu kadar altınla eşitti. Kısaca o günkü nisap miktarları, yani havaiciye cins ve miktarları, birbirine eşit değerler içeriyor. İnsan biriyle diğerini rahatlıkla alabiliyordu. 1500 yıllık tarih boyunca bu değerler altüst oldu. Kimileri pul oldu. Kimileri yüksek değerlere sahip oldu. Mesela bir Arap atı, binek sayıldığı için üzerinden zekat alınmazken, bu gün bir Arap atı,kaç tane otomobil alır. Kaç tane eşek alır. Veya kaç gram altın alır. 96. Gram altın mı? Yoksa 640 gram gümüş mü? Halbuki o gün bir at = 96 gram altın veya 640 gram gümüştü. Müslümanlar dediler, dedik, dedim rivayetleri çerçevesinde, ayetlerin niçin emredildiğini düşünmeden uygulamaya çalışıyorlar. Sanki “aman canım, nasılsa Allah zekatı emretmiş, biz uygulayalım da gerisini Allah tamamlar” veya “biz kendimizden bir şey yapmıyoruz, geçmişteki ulamaya göre hareket ediyoruz, bir günah varsa boyunlarına” der gibi uyguluyorlar. Halbuki her hüküm, bilgiyle,bilinçle uygulandığı zaman yerine getirilmiş olmaktadır. Ne yazık ki Müslümanlar bu gerçeği sürekli göz ardı ediyorlar.

Temelde kırkta bir olarak bilinen zekâtın uygulanmasında bazı değişik görüntüler olmuştur. Mesela Hz. Osman, kedi döneminde bazı bölgelerden toplanan zekâtların ekonomik değerlerini yitirdiği hesabıyla, yani toplanan zekât, zekât toplayıcılarının parasını dahi karşılayamadığı hesabıyla, o bölgelerin zekâtı kendi aralarında dağıtabileceğine hükmetmiştir. Bazı Hanefiler Hz. Osman’ın bu içtihadını zekât uygulamasının temeli sayarak, zekâtın devlet tarafından değil, insanların kendi aralarında dağıtılabileceğine hükmetmişlerdir. Bugün ne yazık ki bu görüş hâkimdir. Hâlbuki Hz. Osman bu hükmü ülkenin her yerinde değil, sadece zekât toplanan yerlerin, zekât toplayıcıların giderlerini karşılayamadığı yerler için vermiştir. Yine bazı dönemlerde kırkta bir zekât toplanmış, yetmeyince artısı alınmış, fazla geldiğinde geriye dağıtılmıştır. Zekat toplanması, dağıtılması konusunda ayette sayılan sınıflar dışına çıkılmamaya gayret gösterilmiştir. Ancak sekiz sınıfa hangi oranlarda dağıtılacağı, o günün şartlarına, halifenin kararlarına bırakılmıştır. Diğer taraftan valilerin kararları da bu konuda etkili olmuştur. Zekatın uygulanmasındaki genel geçer kabul, toplanan zekatların mahallinde dağıtılması, ancak çok ihtiyaç durumlarında farklı bölgelere transferi söz konusu olmuştur.

1500 yıllık tarih içinde uygulanan zekât uygulamalarının ayrıntısı bugün için önemli değildir. Önemli olan, Mekke döneminde gelen zekât emirlerinin, nasıl, hangi amaçla farzlıktan, yani emirlikten çıkarılıp insanların vicdanlarına bırakılan bir yardımlaşma olarak algılandığıdır?

Bugün Müslümanların çoğunluğu, devletin toplaması gereken zekâtı, (ki bugün Müslümanların henüz bir devleti yoktur) Hz. Osman’ın içtihadına bağlı olarak verilen hükümle, ramazan aylarında hesaplayıp Müslümanlara dağıtarak zekât ayetini uyguladığını düşünmektedir. Hâlbuki bu uygulama açıklanan nedenlerden dolayı Mekke’deki ayetlerin özüne aykırıdır. Şu anki zekat uygulaması, Müslümanların Mekke’de emredilen zekat emrini yerine getirmiyor. Aksine emri anlamamak, anlayıp yerine getirmemek sorumluluklarını yükleyerek artırıyor.

Ayetin hükmü dikkate alındığında olayın örneği ortaya çıkıyor. Allah zekat ayetini yerine getirmeyenleri, getirmek istemeyenleri, dinini inkar etmekle bir tutuyor. Nitekim Allah Fussilet suresinin 7. Ayetinde “Onlar zekâtı vermezler; ahireti inkâr edenler de onlardır” ifadesiyle, zekât vermeyenleri ahreti inkar edenler olarak değerlendirmekte, zekât vermeyi inancın bir parçası saymaktadır. Tabi 1500 yıllık tarih içinde, Sünni itikadı mezheplerin (ki, nasıl oluyorsa) görüşüne göre, amel imandan cüz değildir. Allah her ne kadar zekatını vermeyenleri ahreti inkarla bir tutsa da, zekat ameli bir hüküm olarak, uygulanmadığında itikada zarar vermiyor. Ehli sünnetin bu görüşü, Allah’ın “onlar zekatı vermezler, ahireti inkar edenler de onlardır^suçlamasını ortadan kaldırıyor. Siz şu soruyu sorabilirsiniz. İnsanlar nasıl Allah’ın hükmünü ortadan kaldırabilir? Veya insanlar nasıl Allah’ın suçlamadığını suçlamayıp aklar? Allah’ın dinine insan aklı, insan mantığı, insan eli değdi mi her şey oluyor. Yahudiler, Hıristiyanlar bunun canlı örnekleri. Niçin Müslümanlar onlara eklenip canlı örnek olmasınlar ki?

4. Mekke’de gönderilen zekât ayetlerinin uygulanmasında, kâfir mümin ayrımı yoktur. İhtiyaç sahibi kim olursa olsun, herkes Müslümanların dağıttığı zekâttan payını almıştır. Toplumun ihtiyaç sahiplerini, fakirlerini kucaklama, onlara sahip çıkma, Mekke’de Müslümanlara yüklenilen bir görev olarak, toplumsal bütünleşmenin göstergesi örneklenmiştir. Günümüzde ne yazık ki bu görüntüleri görmek mümkün değildir. Bırakın Müslüman olmayanların fakirlerine, ihtiyaç sahiplerine vermeyi, Müslümanlar kendi aralarında bile kendi anladıkları zekâtı dağıtırken, cemaat, tarikat, mezhep, taraf seçer hale gelmişlerdir. Böylece içe kapanıklık, tutuculuk, sosyal gerileme, içe dönüklük, kendi kabuğuna sinme olayı, bütün yapısıyla Müslümanların yaşamına sirayet etmiştir. Hâlbuki Mekke’deki zekât uygulamasında, sosyal patlama, sevginin, saygının, paylaşımın hat safhada uygulanması, Müslümanların dışa yönelik tavırları, Mekke toplumunu temelinden sarsarken, putperestlerin elebaşlarını çılgınlığa çevirmiş. Onar ne yapacağını bilemez hale gelmişlerdir.

5. Allah Mekke döneminde, toplumun faiz uygulamalarına karşılık, zekâtı öne çıkardığını görüyoruz. Düşünebiliyor musunuz? Mekke’nin putperest zenginleri, insanların durumlarından çıkar sağlamak için faiz alırken, Allah (cc) Rum suresinin 39. Ayetinde, “İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi bir faiz, Allah katında artmaz. Allah’ın rızasını isteyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte zekât veren o kimseler, evet onlar (sevaplarını ve mallarını) kat kat arttıranlardır” diyerek, Müslümanları faizden uzaklaştırıyor. Toplumun ihtiyaç sahiplerine zekât verdirerek onları maddi açıdan rahatlığa ulaştırıyordu. Zekâtla, faiz arasındaki hesapta, inananlar dünyada kaybetmişler gibi görünseler de, ahretteki hesapta müthiş kara geçiyorlardı. Verdikleri zekâtlar kat be kat sevaplarını artırırken, alacakları faizin hiçbir kıymetinin olmadığı, kendilerini hesaptan korumadığını, üstüne faizin Allah’ın yanında artmadığını söylemekteydi. Mantık, muhakeme, akıl olarak, faizle, zekât arasında yapılan bu değerlendirmeler, Müslümanların topluma sahip çıkması konusunda önemli işlerler yerine getirmiştir.

Kısaca bugün Müslümanların anlayışında, inancında Mekke’de gönderilen zekât ayetlerinin hükmü yoktur. Müslümanlar kendilerinin hesapsız, nisapsız bir zekât ayetiyle muhatap olacaklarını düşünmemekte, buna inanmamaktadırlar. Dolayısıyla Mekke’de gönderilen zekât ayetlerinin hükmü Müslüman toplumlarca, infak, sadaka anlayışıyla uygulamadan kaldırılmış olmaktadır. Bu yaklaşım tarzının, bu inancın Müslümanlar için ne kadar tehlikeli olduğunu bilmekte yarar vardır.

Bugün bütün Müslümanlara, “namazla birlikte, Allah’ın Mekke’de gönderdiği zekât ayetlerinde de sorumlusunuz” diye hatırlatmakta fayda var. Müslümanlar iyi bilmelidir ki, Mekke’de gönderilen zekât ayetleri, infak, sadaka, yardımlaşma değildir. Aksine, Allah’ın size farz kıldığı temel bir hükümdür. Ki Allah Fussilet suresinin 7 ayetinde, “bu zekâtı farz olarak algılamayıp vermeyenleri, ahreti inkar edenler” olarak kabul etmektedir.

Allah (cc) Mekke’de gönderilen zekât ayetlerinin dağıtılacağı yerleri ve Müslümanların sahip çıkacakları ayetleriyle belirtmiştir. Ra’d Suresinin 25. Ayetinde “Allah’a verdikleri sözü kuvvetle pekiştirdikten sonra bozanlar, Allah’ın riayet edilmesini emrettiği şeyleri (akrabalık bağlarını) terk edenler ve yeryüzünde fesat çıkaranlar; işte lanet onlar içindir. Ve kötü yurt (cehennem) onlarındır” Nahl suresinin 90. Ayetinde “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” İsra suresinin 26. Ayetinde “Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma.” Rum suresinin 38. Ayetinde “O halde sen, akrabaya, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver. Allah’ın rızasını isteyenler için bu, en iyisidir. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir” diyerek, Müslümanların akrabalık, arkadaşlık, dostluk bağlarını koparmamalarını, zekât ayetini uygularken, inansın, inanmasın bütün toplumu dikkate almalarını belirtmiştir. Akrabaların birinci sıraya oturması, kişilerin kendilerine en yakın olanların durumunu daha iyi bilecekleridir. Şimdiki gibi“mum dibini aydınlatmaz” hesabıyla, en yakını dururken, en uzaktaki insanlara yardıma koşmak, Allah ayetlerinin özüne aykırıdır.

Özün özeti, Mekke’de uygulanan zekatta, havaiciyi asliye (zati ihtiyaçlar), oran ve dağıtılacak sınıflar yoktur. Adeta Allah tarafından düğmeye basılmış, Müslüman olanlar, dünyayı değiştirmek için “ya herro, ya merro” “ya hep, ya hiç” demişlerdir. Bu yaklaşım tarzı, hiçbir beşeri dine, ideolojiye, fikre ait değildir. Yeryüzüne imtihan için geldiğinin, dünyasının geçici olduğunun bilgisinde, bilincinde olan Müslüman, bir an önce Allah’a kavuşmanın hesaplarını yapmıştır. Bugün ise işler tersine dönmüştür. Allah’a bir an önce kavuşmanın yolunu herkes bilir. Herkes Allah’ta buluşmayı ister. Ama, aması var işte. Ama herkes mümkün olduğu kadar geç buluşmanın gerçekleşmesini ister. Bu gerçek ne yazık ki hepimizin gerçeğidir. Ve bu gerçeğimiz hidayet etmedikçe ayetler kalbimize inmeyecektir.

devam edecek.............

Beğen

MEHMET ÇOBAN
Kayıt Tarihi:23 Ocak 2013 Çarşamba 16:25:37

HZ. MUHAMMED'İN (SA) ÖRNEKLİĞİ / MEKKE'DE 12 YIL (10) YAZISI'NA YORUM YAP
"HZ. MUHAMMED'İN (sa) ÖRNEKLİĞİ / MEKKE'DE 12 YIL (10)" başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR


Henüz yorum yapılmamış.

Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Edebiyatdefteri.com'u kullanarak Çerez Politikamızı kabul etmiş sayılırsınız.