Dün rüya, yarın hayaldir Dünü mutlu, yarını umutlu yapan bugündür. Onun için bugüne iyi bak, Gülümse.. Halil Cibran [Paylaş]
E-mail: Şifre: Facebook ile bağlan Üye ol | Şifremi Unuttum
Türkiye Şiir Platformu
ANASAYFA ŞİİRLER Edebiyat Defteri YAZILAR Edebiyat Defteri FORUM Edebiyat Defteri ETKİNLİKLER Edebiyat Defteri NEDİR? Edebiyat Defteri Kitap KİTAP  Edebiyat Defteri Tv TİVİ Edebiyat Defteri Sesli Şiirler MÜZİK Edebiyat Defteri BLOG Edebiyat Defteri Atölyeler ATÖLYE  Edebiyat Defteri BİCÜMLE Edebiyat Defteri ARAMA Edebiyat Defteri İLETİŞİM

Mehrali...

Mehrali...


Komşu köyden gelen köpek havlamaları rüzgarın da gayreti ile olduğundan daha da yakınmış gibi duyuluyor, zaman zaman rüzgarla birlikte uzaklaşarak gecenin karanlığında kayboluyordu...
Belli ki Karanlık Meşe’den köyün ormana yakın tarlalarına inen yaban domuzları yine iş başındaydı!.
Karabaş, uzaktan gelen bu havlamalara doğru önce kulaklarını dikmiş,yaşlı bedeninden beklenmeyecek bir çeviklikle seslerin olduğu yöne doğru seğirterek, tek katlı taş evin on on beş metre ötesinde ki bayır tarlanın tepesinden uzak ormanlardaki yabanilere tehditler savuruyordu.
Bir ara tarlanın sol yamacındaki dar yoldan gelen karartıyı fark etti. Bayırdan aşağıya doğru son hızıyla hiç tereddüt etmeden koşarak karartı ya üç dört metre yaklaştığında durdu. Ay ışığında parlayan dişlerini göstererek, vahşice hırlamaya başladı!.
Karanlıktan çıkagelen adam;
- Oğlum !.. sakin ol beni tanımadın mı? benim Mehro!. dedi.
Bu tanıdık sesi duyunca hırlamasını kesti. Tiz bir ses çıkartıp, kuyruğunu ve bedeninin arkasını şımarıkça sallayarak kısa adımlarla adama doğru yaklaştı...
- Oğlum... Seni korkuttum mu? Arslanım benim. Gel bakayım yanıma.
Adam, dizlerinin üzerine çömeldi. Kendisini tanıyan bu eski ve sadık dostun kocaman kafasını şevkatle okşadı...
Adam önde, Karabaş arkada, bayır tarladaki dar yolu bitirip meyve ağaçlarının altından eve doğru yaklaşmaya başladılar...
Tek katlı taş evin bahçeye bakan demir parmaklıklı küçük camında ev sahibinin gürültüyle uyanarak ayarını artırdığı gaz lambasının ışığı iyice canlandı. Ahşap döşemeden gelen bir kaç tahta gıcırtısından sonra paslı kapının kalastan iç kilidi gürültüyle yere düştü.
- Allah kahretsin!.
Kapı, yağlanmamış eski menteşelerin kulakları rahatsız eden bildik sesi ile yavaşça açıldı. Üzerinde beyaz entarisi olan ak sakalı uzunca yaşlı bir adam, ceketini omuzlarına almış, bir elinde gaz lambası, diğer elinde tüfeğiyle kapıdan bahçeye doğru seslendi;
- Kim var orada?
Yaşlı adam, elinde ki gaz lambasını meyve ağaçlarının olduğu yöne doğru tuttu. Bu haliyle bir iki metreyi ancak görebiliyordu. Gaz lambasını iyice ileriye ve yukarıya doğru tutarak kendisine üç beş metrelik ışıklı bir görüş alanı daha yarattı. Az ileriden bir karartı yaklaşmaktaydı. Köpeğinin susmasını hem hayra hem kötüye yoruyor, geçen bu bir kaç saniyelik süre içerisinde aklından yüzlerce şey geçiriyordu...
- Benim dede!. Mehrali ! dedi karanlıktaki adam.
- !!!!!...
- Mehrali! Sen ne arıyorsun burada?. Her yerde seni arıyorlar bu köpek oğlu köpekler!.


Tiflis –Borçalı- Darvas Köyü .

“- Uyan Mehrali uyan!. Benim naaşımı gavur mezarlığında ne işi var? Hiç mi atandan utanmazsın?. Hakkım haram olsun size.. ”

Mehrali’nin içini bir korku kapladı!. Nasıl olurdu ?. Daha dün, elleriyle toprağa verdikleri babası Memilli bey gözlerini gözlerine dikmiş, tam karşısında durmaktaydı.
Mehrali sıçrayarak uyandı!. Kan ter içinde kalmış, gözleri fal taşı gibi açılmıştı.Fitili en az ışığa ayarlanmış gaz lambasının cılız ışığında, korkuyla sağına soluna baktı. Odanın öteki ucundaki uzunca sedirde ağabeyi ve annesi uyumaktaydı. Gördüğünün bir rüya olduğunu anladı.
Derin bir soluk aldı...
Babaları daha dün ölmüştü. Cenazesini, Tiflis valisinin müslüman mezarlığına gömülmesine izin vermemesi üzerine, Borçalı’nın dışındaki bir hristiyan mezarlığında toprağa vermişlerdi...
Mehrali, hiç kimseyi uyandırmadan usulca yatağından kalktı. Gördüğü bu rüya onu fazlasıyla etkilemişti. Sırf büyüklerine karşı gelmemek için katlanmış olduğu bu durum, zaten onunda oldukça ağrına gitmişti . Büyülenmiş gibi idi!...Sanki ilahi bir gücün etkisinde kalmış,tüm varlığı ile o güce teslim olmuş ve o güce hizmet ediyordu.
Sessizce elbiselerini giydi. Kılıcını ve hançerini belindeki kuşağına soktu. Kapıdan çıkıp, avludan samanlığa doğru yürüdü...
Sabah olmasına daha epeyce bir zaman vardı. Samanlıktan bir kürek alarak, köyün dışına kadar bazen hızlı yürüyerek, bazen koşarak yol aldı. Ay henüz karşı tepelerin ardına varmamış, bütün parlaklığı ile patika yolu aydınlatmaktaydı.
Eğri köknarın yanındaki su kaynağının orada duraksadı. Buz gibi suyla ellerini ve yüzünü yıkadı. Gecenin bu geç vakti daha bir soğuk hissedilen su, Mehrali’yi iyice kendine getirtmiş, o ana kadar hayalmiş gibi yaşadığı bu olayınxc aslında bir gerçek olduğunu daha iyi kavratmıştı. Ne yapmak istediğini beyninin içine iyice yerleştirdi. Oracıkta kendince bir plan yaptı!...
Aklına koyduğu şeyi yapmadığı bu güne kadar hiç görülmemişti.
Eğri köknara yaslanarak başını gökyüzüne çevirdi;
Ay ışığının aydınlattığı gökyüzünde, karanlık gecelerin en parlak yıldızları bile zar zor seçiliyordu. Daha önce hiç hissetmediği duygular sanki bütün hücrelerini ele geçirmiş, ruhunu esir almıştı...
Yarım saat kadar toprak patikadan son hızıyla ilerledi. Yirmi yirmi beş dakika kadar da at arabası yolunda yürüdükten sonra, Borçalı sancağının cılız ışıkları iki üç yüz metre ötede görülmeye başladı...
Borçalı yaklaşık elli altmış yıldır Rus işgalinde olan, yaklaşık üç yüz haneli, kendi köyüne nispeten oldukça büyük bir yerleşim yeri idi. Kasabanın girişinde bir gavur mezarlığı vardı ve babası orada onu bekliyordu...
Sonunda mezarlığa gelmişti. Mezarlığın ormana bakan kapısından içeriye doğru sessizce süzüldü. Başlarında haçlar dikili gavur mezarların ortasından geçerken,O’nu engellemek için karşısına çıkan her kim olursa olsun oracıkta öldüreceğine dair yemin etti. Babası, mezarlığın en metruk yerinde, kimsesizler için ayrılan yerde gömülmüştü. Bir kaç dakika sonra üzerindeki toprağın renginden yeni kazıldığı belli olan babasının mezarın yanı başındaydı. Mezarın üzerimde hiç bir işaret yoktu. Yanlızca etrafınca büyükçe taşlar dizili, vahşi hayvanların kazmasını engellemek için üzeri dikenli dal parçaları ile örtülü idi. Dikenleri bir kenara attı. Elindeki kürekle mezarı kazmaya başladı.Yeni kazılmış yumuşak toprağı kazmak yaklaşık yarım saatini aldı. Az sonra tabuta ulaşmıştı. Elleri ile, kiraz ağacından yapılmış tabutun üzerinde kalan son toprakları da temizledi. Tabutun kapağını açtı. Babası, üç gün önceki giydiği elbiselerle hala canlıymış gibi duruyordu. Sol elini cesedin iki kolunun arasından geçirdi. Sağ eli ile ayaklarını kavrayarak, bir hışımla babasının cansız ve soğuk bedenini mezarın dışındaki yumuşak toprak yığınının üzerine koydu.
Terlemişti... Eli ile alnında ve yüzünde biriken ter damlalarını sildi.
Derin bir nefes alarak;
Babasının ölü bedenini sırtına yüklendi.Mezarlığın kapısından geldiği istikamete doğru tam yönelmişti ki;
Gecenin karanlığında bir ses yankılandı;
- Dur! Ne yapıyorsun orada ?.
At yolunun kasaba tarafında, mezarlık duvarlarının yirmi metre kadar ötesinde iki Rus askerinin ellerinde tüfekleri ile kendine doğru koştuklarını fark etti.
Yakalanmıştı!...
Sırtındaki yükle kaçamayacağını anladı.Yükünü bırakmaya ise, hiç mi hiç niyeti yoktu. Olduğu yerde sırtı dönük bir şekilde beklemeye başladı. Ayak sesleri gittikçe daha yakından duyulurken, Mehrali, mırıldanarak salavat getirdi ve;
- Allah’ım bana yardım et!... diyerek, tekrar tekrar inandığı Tanrı’ dan yardım diledi.
Askerler, ne olduğu konusunda en ufak bir fikirleri olmadan iyice yaklaşmışlar, temkinli bir şekilde etrafını sarmışlardı.
- Dur bakalım ne o sırtındaki?
Birisi tam önüne geçmiş, tüfeğini Mehrali’ye doğrultmuş, arkadaki diğeri babasının saçlarından tutup kendine doğru çevirmeye çalışken, ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. Tam o anda sırtındaki cesedi askerin kollarına bırakıverdi. Asker, çekiştirdiği şeyinin bütün ağırlığı ile üzerine düştüğü an, o’nun cansız bir beden olduğunu anladı.
İrkilmişti...
Askerlerin bu şaşkınlığından faydalanan Mehrali , geçen bu bir iki saniyelik süre içerisinde, belinden çıkarttığı hançerle önündeki askerin gırtlağını çoktan kesivermiş, şimşek gibi bir hızla ve hiç tereddüt etmeden dönerek arkasındaki askere yönelmişti. Boğazı kesilen asker, hayvani bir hırıltıyla geriye doğru bir kaç adım attı ve sırt üstü yere düştü. Bir yandan kalkmaya çalışıyor, bir yandan da iki eli ile boğazını tutup, atar damarından fışkıran kanın çıkışını engellemeye çalışıyordu. Fakat, şah damarından çıkan kan, bir yolunu buluyor, parmaklarının arasından havaya fışkırıyordu.
Bu manzarayı gören diğer asker, korku dolu bakışlarla geri doğru adımlar atarken
boynunun sol tarafında Mehrali’nin soğuk kılıcını hissetmişti. Havaya doğru ancak bir el ateş edebilmiş, korku dolu bakışlarla Mehrali’nin gözlerinin içine bakarken, bu kez keskin kılıcın ucu, iman tahtasının tam ortasından geçmiş, sağ kürek kemiğinin altında sırtından çıkıvermişti. Asker yere düşerken, olup bitene hala bir anlam verememişti. Sadece Rusça, "anneciğim!." diyebildi...
Askerler istem dışı kasılmalarla debelenirken, Mehrali yerden babasının cansız bedenini alarak tekrar sırtına yüklendi ve olabildiğince hızlı adımlarla oradan köye doğru uzaklaştı...

Üç dört saat sonra köye vardığında üstü başı toz toprak olmuş avuçlarının içi kanamaktaydı. Bahçedeki ocaklık da, annesinin ekmek yaparken kullandığı bakır güğümün içindeki suyla, ellerini ve yüzünü yıkadı. Giderken açık bıraktığı kapıdan usulca eve girdi.
Cenaze sonrasında bitkin düşen ağabeyi İsa, salondaki uzun sedirde uzanmış, derin bir uykuya dalmıştı. Üzerinde sadece kalın bir battaniye vardı.
- Ağabey ağabey kalk!...
İsa, şaşkın bir şekilde gözlerini açtı...
-Ne!.. ne oluyor Mehrali!... Sen, sen uyumadın mı?
- Ağabey, bilesin ki babamız şu an huzur içerisinde yatmakta!...
İsa, Mehrali’ye sarıldı. Gözlerinden yaşlar akmaktaydı. Uzun sedirin öteki başında uyuduğunu zannettikleri annelerini ise uyandırmaya kıyamadılar. Fakat,anneleri zaten hiç uyumamıştı ki!. Üzerine örtülü şalı kenara itti. Ağrıyan dizleri yürümesine engel oluyordu. Çarpık ve güçsüz bacaklarıyla yavaşça yanlarına geldi. İkisine birden sarıldı. Küçücük yaşlı bedeni, oğullarının göğüslerinin arasında kaybolmuştu.

Mehrali başından geçen bu uzun gecenin bir kahramanlık destanının başlangıcı olacağından, hikayesinin yıllarca kulaktan kulağa yayılarak yüz yıldan daha uzun bir zaman sonra birileri tarafından yazılacağından habersiz, Güneş’in ilk ışıkları ile, dağa çıkmaya çoktan karar vermişti bile.

Henüz tamı tamına on yedi yaşındaydı...


Kağıtsız Şair.


Not: Hikaye gerçek bir kahramanın yaşam öyküsünün romanlaştırma çalışmasıdır.





Etiketler: sayfam ,




Mehrali... başlıklı yazıya henüz eleştiri yazılmamış.





Mehrali... başlıklı yazıya eleştiri yazabilmeniz için üye olmalısınız.

Üye değilseniz üye olmak için tıklayın.


Bilgi
Yayınlanma Tarihi:
12.1.2018 20:21:48
Toplam 0 yorum yapıldı
205 çoğul gösterim
179 tekil gösterim