|
|
01 Ekim 2008 Çarşamba 17:03:01
Bazen şiir şairine ihanet eder, bazen de şair şiirine; önemli olan şairin kendine ihanet etmemesidir. Çünkü, şairle şiirin karşılıklı ihanetleri olduğunda bunları bağışlayacak, hatta görmemezlikten gelecek olan o şairin diğer şiirlerinin bırakmış olduğu bir iz vardır; ama şair kendine ihanet ederse işte o zaman daha önceden yazdığı her dize isterse taşlara kazınmış olusun, o ihanetin rüzgarı siler atar hepsini. Şair kendine nasıl ihanet eder? Şair inanmadığı bir şeyi yazmak için kendini zorlarsa ve yazarsa ihanet illetine yakalanmış demektir. İhanetin püsküllüsü olan bu durumda tek yol, körelmiş kalemi yeniden açmak yerine, o kalemi uzun bir süre eline almamaktır. Yazan kişi yazdığına inanmıyorsa zaten bir iç ses onu önce uyarır; uyarıya aldırış edilmez ise inatçı bir şekilde rahatsız etmeye başlar. Bundan da ötesi, eğer şair yazdıklarında bir gelişme gösteremiyorsa ve “hamdolsun bu kadarına” diye kendini avutuyorsa, işte o zaman o şairin şiir defteri ham dizelerle dolar.
Neslihan YAZICILAR’ın hangi şiirini okursanız okuyun, her şiirinde aynı içtenliği ve bir önceki şiirini aşma çabasını yakalamanız mümkün. Dizelerini geliştirme ve anlatımındaki aşamalarda bazen başarılı bazen de başarısız olabilir; ama şairin içtenliği şiar edindiğini de inkar etmek olmaz. (Bu paragrafta haddimi aştıysam bağışlanmayı dilerim.)
Binlerce şiir yazan kalemin arasından bir şair dizeleriyle dikkatinizi çeker ve o kalemi izlemeye başlarsınız. Elbette daha yetenekli ve becerikli kalemler de vardır; ama o kalemin tarzı sizi etkiler, o kalemin yazacağı her dizeyi merakla beklersiniz. Okuduğunuz şiirler hakkında bir şeyler söylemek isterseniz, önce şiirin içine girmeye çalışırsınız, o duyguyu tam olarak olmasa bile, kenarından da olsa yakalamak için uğraşırsınız. Eğer o duyguyu yakalayamazsanız mesele yok! Eğer yakalarsanız o zaman iki şey çıkar karşınıza; ya beğeninizi açıkça ve anlaşılır bir şekilde o şiirin altına “yorum” diye belirtirsiniz ya da var olduğunu sandığınız şiir bilginize dayanarak (çok az da olsa bu yorumu yazan gibi) o şiir hakkında birkaç kelam etmek için vaktinizi ve emeğinizi esirgemezsiniz.
Bayram eşiği… Öncelikle şiir yazanlar bilir ki şiire isim bulmakta herkes zorlanır. Ve şiirin ismi öyle yabana atılacak bir ayrıntı değildir. Şiir ne kadar başarılı olursa olsun o şiirin ismi eğer o dizelere layık değilse sizi rahatsız eder.
Bayram eşiği… Eşik. Dışarıyla içerinin kalın çizilmiş kapı çizgisi. Bir sınır. Bir başlangıç. Kendi yerlerde sürünürken, anlamı bir set kadar yüksek. Ölümün eşiğinden dönmek, derken o eşiğin ne kadar alçak olduğunu düşünürüz… Sınav eşiğini atladık, dediğimiz de ise, o eşiğin ne kadar yüksek olduğunu algılarız. Peki, bayram eşiği, denildiğinde ne anlıyoruz? Bayramın olduğu yerin başlangıcı olabilir mi; ya da oluşturulmuş değil, zaten var olan ama bizim onun dışında kaldığımız bir dünyanın sınırı olabilir mi! Nasıl düşünürseniz düşün bu iki kelime çok güzel seçilmiş. Şiir de, bayramın eşiğine çok güzel oturmuş.
Şiirin bir felsefesi olmalı, der ustalar. Elbette, felsefesi olmaya bir şiir fes giymiş çengiye benzer. Kendiyle zıt düşer, kendiyle cebelleşen dizeler şiiri şiirlikten çıkarır.
Açık ve net olarak yazılmış bir şiirin eşiğini geçtiğinizde sizi karşılayan dizeler, size bir kolaylık sağlar. Fazla düşünme, der. Fazla düşünmeye gerek yok!
saklayabilirsin hayatın kırık notalarını sevdiğin bir şarkıda susturup dilini basarsın taşları yüreğine tıka basa
saklayabilirsin hayatın kırık notalarını/ artık seslendirilmeyen bir şarkının melodisidir bu. Alt dize de üst dizenin dediğini onaylıyor. Şiire güzel bir başlangıç yapmış şair. Ancak, ilk dizelere ilk baktığınızda eğer dikkatli değilseniz, “…hayatın kırık notalarını” hayatın kırık notları olarak okuyabilirsiniz. Çünkü, bu dizenin böyle olmasını istemiştir içinizdeki şair. Hayat karnesinde alınan kırık notları saklama çabası her insanda var olan bir duygudur, belki de güçlü bir reflekstir; ama bu bayram şiirinde size sunulan ilk dizeyi olduğu gibi şeker niyetine almanız gerekir. Misafir umduğunu değil, bulduğunu yer.
basarsın taşları yüreğine tıka basa, dizesindeki anlatım çok güzel. Sonu kadar, alabildiği kadar, yüreğinin yettiği kadar taşları basarsın yüreğine.
kaç şiir bölüşür acıları ayrılıkları yabanlık kalan sevdaları hangi yüzüne sıvarsın hasretin boyasını
Bu dört dize şiirin sıvası değil, sağlam bir yapının duvarı gibi olmuş. Evet, kaç şiire dağıtırsın acıları, kaç şiirle paylaşırsın, kaç şiire sığar ki! Hangi yüzüne, derken şair; iki yüzlüğü değil, her hasretin ayrı bir yüzü olduğunu söylemektedir. Bu hasretler al dizelerde belirtilmiştir zaten. kına kokulu ana elini tütün kokulu baba göğsünü sarı çiçekte yapraktır kardeş bakışı
canın yanarken günün neşesine İşte, şairane bir anlatım… Günün neşesinde canının yanması… Bu can yanması iyi bilinir. Sevdiklerinden ayrı şen bayramın buruk duygusudur bu.
Sonraki bölümde şair bir şey belirtiyor. “savrulur eteklerinde geçmiş” diyerek, yeni bir yolculuğun başladığını söylüyor “tren” sözcüğünü de söyleyerek. Bu düşünce şiirin son dizelerinde de açıkça belirtilmiş.
Her zaman söylenir ki, şiirin son dizeleri şairin asıl anlatmak istediğidir. Tıpkı bu şiirde olduğu gibi. terlikler, pabuçlar eşikte hüzün kapı arkasında…
Bayrama giriyorsanız, hüznü dışarıda bırakın… Hiçbir bayrama uygun değildir keder.
Şiir denilen tür müthiş bir büyüdür. Her insanın içinde olan iyilik penceresini açar. Nefretli kelimelerle yazılan şiirlerde bile sevginin özünü bulursunuz. Şiir içinizdeki doğruları söyler. Ve şiir “NAMUS İŞÇİLİĞİDİR” Ve şiir yüreğin us ırgatıdır.
Sevgili Neslihan, yine yüreğinden geçenleri usla işlemişsin.
Ben kendi adıma bayram şekerimi aldım. Harçlığını da bıraktım.
Sevgilerimle ve şiirle kal. (Elbette fotoğraf sevdasını unutmadım.)
|