|
|
16 Eylül 2008 Salı 21:16:10
Leyl-ü Nehâr
Sabaha kavuşmayan gecelerin bereketli sütüyle beslenmişti. Çok defaları denediyse de sağdan sola dönüşleri, soldan sağa varışları, yatağın bir o yanından bir bu yanına konuşları bir türlü uyku denilen tatlı salıncağın yanına ulaştırmıyordu onu. Duaları dualara ekler, hayalleri hayallere iliştirir, kalbinde göz göz bir yanık ile sabâ makamında adım atardı yeni güne. Uykusuz leyllere şifa aramanın, deva talebine aykırı olduğu kanaatine varalı hayli zaman olmuştu. Gecesi hüşyâr olmayanın sabahı nasıl aydınlık olurdu?
Seher yelinin tatlı serinliğinde nefes nefes içine çektiği râyiha, gündüzün asla idrâkine varamayacağı tertemiz hayâller, aşk hâlinden bir ney gibi inleyiş, gözyaşını gözyaşına ekleyiş, hep bu ışıltılı gecelerin mahsûlüydü
Merak ediyordu bu saatte, gecenin şu nısfı devirdiği, diğer bir nısfa da iştiyâk ile erdiği şu dakikalarda O –maşûğu, gelinciği, yüzüne bakmaya kıyamadığı, bir gamzesi ile gamzede olduğu o sevgili- ne yapmaktaydı? Kuşkusuz kendinden bihaber kilometrelerce ötede, sabaha birkaç dakika daha geç ulaşılan o beldede uykusunun kendisine bağışladığı tatlı rüyâlarla oynamaktaydı. Bu hikâyede tüm acı ve ızdırap yüklü isimler onun ismi, sabra varan tüm kelimeler ise bizzat kendinin sıfatıydı. Amma velâkin geçmiş ve geleceğin en nâzenin, en nâzik, en lâtif isimleri ise bizzat sevgilinindi.
Onu tanıdığından bu yana dolunayın gecesine doğduğunu hissediyordu. Öyle ise sevgili, geceden süzülmüş, kamerde kemal bulmuş bir hümâ kuşuydu. Mehpâre dese O, mihrimâh dese O, mâhinûr dese, mehlikâ dese, mâhcemâl dese yine O’ydu. Gönül süsleyen Dilâra O, gönlü hoş eden rânâ O, gül dudaklı goncafem O, yüreğe neşe veren hurrem O’ydu. Şüphesiz ki tüm güzel isimler adı ile anılsa değer idi ama en çok da geceye dair tüm isimlerin sahibiydi.
Gül sevgili ise bülbül kendi idi. Sevgili bir inci ise o da ona hayatını adayan mâh-ı nisan idi. Leylde Leylâ sevdası, gündüzde Kays O idi. Bilirdi ki her güzel şey aşkı, her âşık bizzat zatı idi. Yüzyıllardır süre gelen bir bağlanış ile bağlanmıştı bu güzel gözlü, ürkek duruşlu ceylana. Sevgisi tenden arınmış, cismaniyetten sıyrılmış, yüreğin can sadefine dayanmıştı.
Onu ruhen tanıyalı yüzyıllar olmuştu muhakkak, bununla birlikte dünya zamanı içinde, maşuğunun sevgisi yüreğe konalı birkaç yıl olmuştu ama vuslatın kısacık dakikalarına, uzun hicrân yılları düşmüştü. Kaderin cilvesi sevgiliyi göstermemek için türlü oyunlar peşindeydi. Olsundu. Bu asırda bu hali de bir destan olsundu. Tenin tene, gözün göze ilişmediği, şu mertebesinde şehitliğin gizlendiği sevgilere bir misal de onun aşkı olsundu.
Peki ya O, peki ya adını anmanın içini titrettiği o güzel, (geceye dair tüm isimlerin sahibi) şimdi hangi rüyânın peşinde gezinmekteydi, ya onun rüyâlarına kimler gelmekteydi?
***
“Âh gece, âh her şeyi örttüğün halde derdimi aşikâr kılan zalim. Bağrına çok defalardır gözyaşımı akıttım, taş olsan iz yapardı gönlünde, deniz olsan inci olurdu mercanında, ateş olsan söndürürdü gayzını, sana ne oldu ki bir ülfetin olmadı bana karşı, her gelişinde yeniden ve yeniden akıtırsın yaşımı?
Sevdalık sadece erlere mi mahsustur? Yazılan tüm hikâyeler neden eril bir dilden bir dişi kişiye yazılır ki? Gönül çerağını imkânsız bir aşkın ateşi ile tutuşturan, sonra da bu yangında tastamam kendisi de yanan sadece erkekler midir sahi? Eğer öyle ise nedir bu halimin tefsiri?” Dedi ve sin’den mim’e bir ok çekti geceye dair tüm isimlerin sahibi.
Nicedir besmele dersindeydi. ‘Be’den başlayıp ‘mim’e varana değin her harfin gölgesinde biraz nefes alır, ‘lafzatullah’da kâinata yansıyan azamet karşısında acz ile ufalır, ‘rahmân’ denilince ferahlanır, ‘rahîm’de ise merhamet buuduna doğru kanatlanır idi. Hele ki ilk harfte yani ki ‘be’de manadan kalbe akan bir çağıldayış ve ürperiş ile eli titretmeden nasıl diğer harfe ulaşacağını bilemezdi. Her şey değil miydi ki ‘be’de gizlenen. “Onun ile” olabilse idi her şey ve ki “onun ile” olmalı değil miydi her şey? “Eğer şu takıyı hayatımıza zinet yapabilirsek, işte o ne güzel bir iştir.” diye düşünürdü.
Sevgimin başında da ‘be’den nasibim var mı acep diye endişelendi bir müddet. O’nu ilk görüşünden bu güne nice vakit geçmişti. Her gün ve her gece ondan aldığı aşkın ateşi ile kalbi biraz daha tasaffi etmemiş miydi? Harflerle olan ünsiyeti bu aşk gönle düştüğünden beri değil miydi? Her kendini sigaya çekiş, bu tefekkürün bir mahsulü değil miydi? İstiğfar da, dua da onu tanıdığından bu yana diline daha sık misafir olucu değil miydi?
Ey gündüze dair tüm isimlerin sahibi, seni tanıdığımdan bu yana gecelerim gündüz aydınlığında, gündüzlerim gece nuraniyetinde. Bu sebepledir ki nura, gündüze ve aydınlığa dair hangi isim varsa bilirim ki senin isminden teraşşuh etmektedir. Bilirim ki sen cennet sabahlarının ışıltısını getiren bir emanetçisin. Bil ki gözüme başka bir gözün izi düşmesin diye nazarlarım hep ürkek artık. Senin mihr-cemaline peyk olmaklığım bile mümkün değil iken nasıl yalancı şemslerin ziyâsına tutulurum? Dedi ve ‘ra’nın ucunu kıvırdı, hilâle vardırdı gece kokulu yar.
***
Hakikatte birbirlerinden bütün bütün habersiz değillerdi. Ya da sevgilerinin karşılıksız olduğunu da düşünmüyorlardı. Kendi kalpleri gibi aşikârdı yekdiğerinin yüreği birbirlerine, ne ki bu ırmakların tek bir nehir olması için daha zaman vardı. Madem öyleydi, aşk suyunu heva ve heveslerin yanlış yönlendirmesi ile bulandırmanın anlamı da yoktu. İlme’-l yakinden hakke’-l yakine kanatlanmış bir hakikat yolcusuydular adeta. Görmüyor ama tüm hücreleri ile biliyorlardı gönüllerinden geçenleri. Arada biri diğerinin yüreğine dokunacak olsa ev sahibini kendini bekler buluyordu. Neredeyse Leyla’nın hacamâtı ile kolundan ansızın kan damlayan Mecnun makamında oldukları halde, makamlarının setrini tercih etmiş evliyâlar gibiydiler.
***
Her geçen gün ruhumun bir parça daha inceldiğini hisseder gibiyim diye düşündü geceye dair tüm isimlerin sahibi, sabah ezanları okunmak üzereyken. ‘Mim’in kuyruğunu, ucuna ebede varan dualarını iliştirerek kıvırdı, hamd ile hatime verdi. Nârin bir söğüt dalı gibi silkindi yerinde. Kaleminin ucunu deri mendiline silerken nemliydi gözleri: “Muhakkak bu aşkın içine sonsuz bir şefkat de saklamış rabbim. Senin varlığınla tüm varlığı daha bir sever oldum. Kendi varlığıma olan şükrüm ziyadeleşti. Biliyorum bir yerlerde saklı kavuşma anı. Ama âh kalbimdeki tüm güzellikleri aşikâr kılan sevgili, sana olan bu sevgim de bir kavuşma değil midir? Beni ben yapan tüm aynalarda seni görüşüm vuslatın son hududu değil midir?” diye fısıldadı, masanın başından kalkıp itina ile meşkini istif ederken. Gerçekte bir teselli arayışıydı bu cümleler. Her gün bir mum gibi, gönlündeki aşk çerağını yakıyor ama kendi bu şavk uğruna biraz daha eriyor idi.
***
Aman ya rabbi bu ne güzel bir seda, bu ne güzel bir davetti. Yeryüzünde en sevdiği çağrılış sanırım bu idi. Öyle güzel bir an idi ki sevdiği tüm insanlarla büyük bir mescidin içinde buluşuyor, beraberce onları yaratan ve nimetlendiren rablerine şükrediyorlardı. Bu öyle yüksek bir buluşmaydı ki, tüm sevdikleri aynı anda dünyadaki meşguliyetlerinden sıyrılıp ebed istikametindeki bu ulvî buluşma yerine, ruhlarından ibaret kalarak süluk ediyorlardı. Gelenler arasında şüphesiz sevdası da vardı. Beden olarak onca ayrılığa rağmen beş vakit namazda aynı mescitte aynı yüksek duygularla saf tutmak kadar güzel bir vuslat var mıydı? “hay Allah diline sağlık müezzin efendi. Rabbim de seni sevdiklerine böyle güzel bir seda ile çağırıp kavuştursun.” diye düşündü, abdest tazelemek için kolunu sıvarken gündüze dair tüm isimlerin sahibi.
Her namazda olduğu gibi yine aynı heyecan sarmıştı yüreğini. Birazdan maşuğu ile aynı yöne bakacak, aynı duayı okuyacak, aynı yüksek hâl ile feyizlenecekti. Bu aşktan sonra fark etti ki hiçbir hüzün yoktu ki sevgilisine kavuşma hayali ile kederi dağılmasın. Ve hiçbir neşe yoktu ki ayrılık sızısından etkilenmesin. Havf ve recânın bir makamı da bu olsa gerek diye düşündü. Dünya denilen alaca karanlıkta, hüzün ve sevinç hep birbirini takip eden gölge ve cisim gibiydiler. Biri varsa diğeri de mutlaka vardı.
***
Geceye dair tüm isimlerin sahibi ötelerdeki ezanı bekledi bir müddet. Dili dua ve istiğfardaydı yine. Seccadesi başında intizâr ettiği ikinci ezanın okunduğuna, hazırlığın da tamama erdiğine kanaat edince bir gelinciğin usulca kımıldayışı gibi uyandı secdeden kıyama. Önünde yüzlerce saf belirdi ansızın. Başlarında hz. Muhammed, ardında hulefâ-i râşidin ve diğer peygamberler olduğu halde binlerce kamer misal ricâlin arasında milyonlarca yıldız yürekli mümin, tek vücut olmuş azîm bir hamd için halka halka açılmışlardı gül misali. Yüreğinin ince sızısı, sevdalısı da hemen önünde saf tutmuştu. Ya rabbi bu ne muhteşem bir manzara, bu ne ulvi bir buluşmaydı. Hamd alemlerin rabbine olsun…
Şükürler, yakarış ve dualara karıştı. Acziyet fakriyet ilan edilip sonsuz rahmet ve kudret kapıları çalındı. Hem ihtişamlı ve hem de gönüllere sekinet veren bu yüksek merasimde hiçbir el geri çevrilmedi. Divandan ayrılmadan evvel meleklere selam verilerek hatimeye erildi.
Gecenin gündüze vardığı demlerde, iki seven yürek, birbirlerinin ruhlarını kendi ruhlarında hissederek dua ettiler birbirleri için. “ Ya rabbi” dedi gündüze dair tüm isimlerin sahibi; “bu sevgiyi şefaatçi kıl bize, yüzümüzün aydınlığı eyle, bizi birbirini hayra teşvik edenler arasına dâhil eyle…” “ âmin” dedi ve ekledi geceye dair tüm isimlerin sahibi; “ey şükür ve sabır imtihanlarında kullarının yardımcısı olan Allah’ım, bizi birbirimiz için şükreden ve harama karşı sabredenlerden kıl. Bize ebedi bir saadet bahşet. Bu sevgiyi sevgine vesile et.” Biri birisinin duasına âmin diyerek el sürdüler yüzlerine.
İki iplik ayrılırken birbirinden, yüzlerce melek gönülden edilen dualara âmin dediler kâinatın dili ile… yeri ve göğü kuşatan sedâlarda, duayı, şükrü ve istiğfârı gizlediler…
yasemin civelek...
şiirinizden sonra bu yazıda güzel gider dedim. saygılar.
|