|
|
27 Mayıs 2008 Salı 01:17:29
şair ne yaptın böyle gece gece..dağıldım.. filiz filiz harelenmişsin:) neyse selametle.. GBa
|
|
|
|
09 Mayıs 2008 Cuma 15:06:17
Bu şiir mutlaka ve mutlaka literatürde yerini almalı
|
|
|
|
09 Mayıs 2008 Cuma 12:38:49
Bilmem kaçıncı okumam ve güzel yorumundan dinlememdir bu özel şiirini sevgili Filiz.. Bu kez burada yeniden Cumhur Karaca yorumu ile bir kez daha merhabalaştım Taha ile..Binlerce defa etkinliklerde alkışladım bu güzelliği, bir kez daha merhaba demek ve alkışlamak yormadı keyif verdi..sevgiler yolluyorum kardeşime.
|
|
|
|
29 Nisan 2008 Salı 12:49:40
kırıldı uzaklık bittim suskunluğum kusar mı
|
|
|
|
21 Nisan 2008 Pazartesi 00:01:27
harika bir anlatım yine güzel bir sesten.. en önemlisi dolu dolu duygu sellerine gark olmuş dizeler. içime işledi her mısrası. yürekten kutlarım.
|
|
|
|
18 Nisan 2008 Cuma 18:56:07
Şiir....
|
|
|
|
18 Nisan 2008 Cuma 12:00:08
Ve yırttım tüm boğumları faranjitiyle sekiz Ağıtlıyorum seni Çığlıklıyorum Gidişinin çanları Yakıyor tüm hücrelerimi
Zangoç Öldü… Taha günaha büyüdü Ağzımı kapatsam suskunluğu boğumlayacağım
Ölmeye doğuyorum demiştim Taha Ellerimin morluğuna bakma Göğsümdeki lekeyi ben bilirim Sen sormasan da Şimdi iki çukur kazılmalı yamaca Biri kustuğun suskunluğa Diğeri inanan yanlarıma
Zangoç kendini çanlara astığında. Uzaklığı yaktım Ve ÖLDÜ TAHA
Kutsal bir askin cigliklari,kutlarim kalemini,mükkemmel bir siir muhtesem bir yorum,tebrik ederim,sevgilerimle...
|
|
|
|
17 Nisan 2008 Perşembe 15:41:35
Taha ete kemiğe bürünmüş Sezai Karakoç'un kaleminde bir dünya görüşünü tebliğ eden eser haline gelmişken aynı konuda eser yazma cesaretini gösteren üstadımız bunun hakkından gelebilmiş. Ne diyeyim üstadım yazmaya devam. Saygılar...
|
|
|
|
17 Nisan 2008 Perşembe 15:14:31
Taha'nın Dirilişi
Dört melek ve Kur'anla Dirildi Taha Onulmaz bir ölümle Kavuran bir felçle Öldüğü halde Dört melek ve Kur'anla Dirildi Taha Cebraille Mikâille Üç Sûr ve İsrafille Azraille bile Dirildi Taha Yatağında bozulmuş bir bağ gibi Kavrulmuş yapraklar gibi
Dağılmış ve kendi kıyametini Ve kendi onulmaz mahşerini yaşamışken Nemrudun ateşinde yanmışken Firavun suyunda boğulmuşken Dört melek ve Kur'anla Peygamber soluğuyla Dirildi Taha Açtı sofrasını Mikâil Nimetler sofrasını Bal zeytin ve nardan Su getirdi dağlardan pınarlardan İlkin dudağını ıslattı bengisuyla Tahanın Geçti bir eleğimsağma omuzlardan Taşıyan o gülümsemesini Hızırın Hızır güldü Kur'anı Cebrail açtı Sofrayı Mikâil açtı Ölümü öldürdü Azrail Sûrunu üfledi İsrafil Dirildi Taha İşte böyle dirildi Taha
Durun anlatayım size melekler Tahayı nasıl dirilttiler Anarak İsanın doğumunu Anarak Muhammed Mustafanın doğumunu Melekler Tahayı dirilttiler
Hızırın gülüşünü Ölmüşken bile işitti Taha
Bitmiş olanın gülüşüydü bu Uzun uzun uğraşıp da derdin özünü bulamayan Doktorların üstüne gelir gelmez Yaraya parmak basanın gülüşü Tahanın dökülmüş özünü pul pul toplayarak Silkerek saçlarının içindeki ölü toprağını Üstüne yüreğindeki fosfordan serperek Ayrılmış kemiklerini Birinci yaratılış dizisine getirerek Ve durmadan gülerek durmadan gülerek - Melekler de bir mevlit korosu Bir ilahi çağlayanı- Hızır diriltti tahayı Sonra et bağlama dönemi geldi Vücut bahardaymışçasına çiçeklendi Kalbdeki eller ellere doğru yürüdü Ciğerdeki ayaklar ayaklara doğru Bir akşam deniz nasıl yarılır da İçinden bir ay çıkar eksiksiz Tahanın kalıntılarının içinden Öyle bir Taha doğuyordu derinden
Bir Taha doğuyordu yeniden yeniye Leylak kimyon sis ve şafaktan kinaye Yas içinde bir çubuk göğeriyor
Açtı sofrasını Mikail Açtı nimet sofrasını Bal zeytin ve nardan Su getirdi dağlardan dağ pınarlarından
Hızır gülüşünü kesti Şimdi yüzünde huzur Başka dirilişlere doğru Bir hazırlanış soluğu
Bir Taha geliyordu camilerden Denizli kubbeden türbe yelkeninden Minarelerden minarelere giden yankılar O konuşuluyordu şadırvanlarda
İnerek kur’anın kelimelerinden Pervaz pervaz ayetlerden Duvar duvar sûrelerden Bir Taha geliyordu camilerden Bir daha geliyordu
Açtı sofrasını Mikail Açtı nimet sofrasını Bal zeytin ve nardan Su getirdi dağlardan dağ pınarlarından
Sonra sıra Azraile geldi Çekti ölümü damarlardan Siniri çeker gibi öz etten Çekti kendine ait ölümü
Ölüm bir sütun dikildi batıya Doğum bir sütun dikildi doğuya Açtı sofrasını Mikail Açtı nimet sofrasını
“oku rabbinin adıyla” Dedi Cebrail Kur’andan Üfledi sur’unu üç kez İsrafil dürülmüş yapraklardan
Bir üfleyişte kemikler dirildi dizildi İkinci üfleyişte etler yerine geldi Üçüncü üfleyişte ruh indi Bir Taha geliyordu pınarlardan Bir daha geliyordu Su ve peri Keçilerin gecesi Havada bir çiçek Kavis mimarı Ateşböceği Bir daha geliyordu Kan ve deri Hızırın gülüşünde dağlanan Tabaklanan Bir sonbahar mermeri
Katırların sırtında taşıdı Heybe heybe ölümünü Kendi ölümünü Azrail Tahaya bağışlandı zaman
Tahanın açılınca gözleri Bir yeşil kanat çırpınışında Bir deniz çarpışında Bildi gittiğini Hızırın
Hala meleklerin Kur’an yankısı vardı kulaklarında Hala ölümün çıkış acısı şahdamarında Gök boğum boğumdu eleğimsağma Kavissiz bir ufukta Bir gün doğmada Bir gün batmada
Elini uzattı sofraya Elini uzattı zeytine ve nara Elini uzattı yeni aya Hamd olsun dedi hamd olsun Yeniden oldum hamd olsun Bu dağdır hamd olsun Bu yaz bu insan hamd olsun Bizi yaratana Sonra öldürüp Yeniden yaratana Sonra tekrar öldürecek olana Şu dünyanın çiftçisi yapana Yeri göğü donatana Cehenneme ve cennete Belli bir işaret koyana Hamd olsun
Şair : Sezai Karakoç
Taha'nın Ölümü
Ölen şehirlerdir Taha değil Kuruyan nehirlerdir Lambadır sönen kış dökülmüş içine Sonbahar yaprağı ırmağı emmiş Asfalttır çekilen sıva bereket toprağının Bu Tahanın ölümü değiş yürüyüşü mezarların Kabirlerin şamarıdır çağın yüzüne Geceye batışıdır taş bakışlarının Tarihle öpüşme bitmiş demektir Güneşten aya Aydan geceye inmiş demektir masal Fal Kadın ellerine ısmarlanmış olan Fincanlardan fincanlara armağan Sabahların bakırı zehir özleminde Ekmek rafların en gerisinde Ev eskimiş yıpranmış depreme gebe Taşlar birer birer mineralerden düşmede Kubbenin kurşununu kesmiş bir elmas Cam kesmeye mahsus olan Her gece kalbimize musallat olan Cami kubbelerini eriten şimşek Kalbimizin özünü kemiren akşam Ağaç yutmuş kabrin taşını yazısını Ölüler kalmamış haykırdı Taha ne de babalardan bir anı Sur yıkıntıları ölüme açılmış Ölü kalmamış ama ölüm tutuyor güneşi toprağı Ölü kalmamış ama ölüm hayat halini almış İçine girdiğimiz yılan turşulu ölümle Değişe değişe bozulmuş ölüm bile Nerde ölümün o ak o yeşil O siyah kırmızı keskin rengi Artık ölüm ne gri ne kahverengi Ne gök rengi ne yer rengi Ölüm bir grev gibi kaplamış ülkemizi Ta can evimize kast eden bir grev gibi Batı bu karanlık grevin gözcüleri Doğu sonsuz bir grevin Çocuk düşüren bir anne gibi Güneşi düşürmüş son seheri Taşlar birer birer minarelerden düşmede Geceler bir inme gibi inmede Bir felç geldi gökten ve topraktan Doğudan ve batıdan Kollara bir zincir gibi yapışan Ayakları ateşin gıcırtısıyla yakan Kalb Yakup ve Yusuf öyküsünden boş Kafa bütün karıncalarla sarhoş Dudağı kessen bir şarap gibi Felç inmiş ağzımıza yakan bir kireç gibi Ağız mermerle örülmüş Kapatılmış yedi uyuyanlar maparası Develer çöle dağılmış Ateş sönmüş kervan batmış Kervana yol gösteren yıldız yanmış Saksılarda kömürü soluya soluya can vermiş çiçek Sevgiliye uzatılmış ama sevgili ölmüş Baba demiş hasta çocuk ama baba gitmiş Kapı çalınmış ama kimse yok önünde Belki bir yabancılık belki bir rüzgar çalmış Dağ çingenelerine ısmarlanan fallardan Bir daha bir haber alınamamış Bu yıl baharda menekşeler biile açmamış Anneler kirazları beklerken Bir bardak suda ölüm kaynamış Ölen şehirlerdir Taha değil Taşlarını fırlatan minareler Veriyor son felç hıncından bir haber Felç öfkesinden bir sayfadır önümüze açılan Oku okuyabildiğin kadar ölüm dersinden Taha birkaç kelime kaldı söylenmedik Felçten önce birkaç kelime söyle Son birkaç kelimeyi de söyle Öleceksen bari öyle öl öyle Uğursuzluk akşamı çökmeden Kısa süren Kutsal bir öğle gibi Son birkaç kelimeyi söyle
Arkadaş aynalar kırılmış Gerdeklerin şiddetinden değil Savaştan dönen yiğitin Sevinç mızrağından değil Aynalar farelerin tıkırtısından bezmiş Kırılmış kırılmış aynalar bezmiş Kırılmış kırılmış aynalar kırılmış Kırılmış yarasaların soluğundan Baharı kalmamış ondan kırılmış Ortasından çatlayan bir zamandan kırılmış Aynalar kırılmış Tahanın yatağına bir adım ırakta Taha ırakta aynalar ırakta Yatak bir karantina kazanı gibi kaynamakta Felç bir kar şehri gibi şehri gömmekte beyaza Dağların beyazına değil ölümlerin beyazına Köpük ölünün sarasının tükrüğü Duvar yanmış bir Kur'an sağlam kalmış duvarda Fırlayacak kuvvet yok kol yastığa dayandığında Ayakları şimşek yakmış Ezmiş bir gök gürültüsü kaburgaları Yatak yapışmış vücuda nasıl koşacaksın Taha Nasıl koşacaksın taş araya girmiş Kur'ana
Şair : Sezai Karakoç
Taha deyince aklıma geldi üstad..
|
|
|
|
16 Nisan 2008 Çarşamba 19:36:46
geniş boyut oluşturmuş hayal gücün, ve kalemin ve bunun sonucunda güzel bir şiir tebrikler
|
|
|
|
16 Nisan 2008 Çarşamba 18:05:39
Şimdi ayaklı bardağıma üzüm suyu düşüyor Suya gözlerin Kırmızı kadeh yokluğunu kusuyor Masam darmadağın Ben darmadağın Sen darmadağın Şarap şarap kokuyor her satır.
Uzun bir şiirdi ama nefessiz okudum o kadar güzeldi üstadem tebrikler.
|
|
|
|
16 Nisan 2008 Çarşamba 17:20:38
Kurgusu,vurgusu ve çok özel imgeleriyle muhteşemdi...
kutluyorum...
sevgiyle...
|
|
|
|
16 Nisan 2008 Çarşamba 13:20:51
değişik bir anlatım harika benzetmeler muhteşem şiir...
|
|
|
|
16 Nisan 2008 Çarşamba 11:54:09
Çok güzel. Tebrikler.
|
|
|
|
16 Nisan 2008 Çarşamba 11:49:27
Sancılı yaşamların felsefik doğuşu ve imgelenmiş anlatımı. Tebrikler.
|
|
|
|
16 Nisan 2008 Çarşamba 11:02:17
baştan sona, duygu yoğunluğunun sözcüklere yansıması olmuş, şiiriniz.
kutlarım.
|
|
|
|
16 Nisan 2008 Çarşamba 03:05:11
çok beğendim
tebriklerimle
|
|
|
|
16 Nisan 2008 Çarşamba 02:00:43
harika bir eser tebrik ederim.
|
|